Çarşamba, Aralık 31

gazze

"Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Birliği’nin (ICIJ) araştırmasına göre, bugün dünya üzerinde, 6 kıtadaki 110 ülkede faaliyet gösteren, 90 tane kâr amaçlı paralı asker şirketi bulunuyor...
* * *
Dünya üzerinde paralı asker sağlayan şirketlerin toplam kârının yıllık 100 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. (Jim Swanso, The Bush League of Nations)
* * *
“...Tel Aviv borsası, Lübnan’la korkunç savaşın yaşandığı 2006’nın ağustos ayında yükseldi. Aynı yılın son çeyreğinde, Hamas’ın hükümete gelmesini izleyen, Gazze ve Batı Şeria’ya yapılan saldırılar sırasında da İsrail’in ekonomisi inanılmaz bir biçimde, yüzde 8 büyüme gösterdi.” (Naomi Klein, The Shock Doctrine)
* * *
“Seni aptal, mesele para! Parayı takip et!”
* * *
İran’da Ayetullah Ali Hamaney bütün Müslümanları Gazze’yi savunmaya çağırıyor. İranlı gençler, dünyanın efendilerine ve halkların sessizliğine hınçla, kalplerini yumrukları gibi sıka sıka adlarını listelere yazdırıyorlar şimdi.
Hamas’ın sürgündeki lideri Halid Meşal, Şam’dan bağırıyor:
“3. İntifada başlasın! Tek yol intihar saldırıları!”
Filistinli gençler, onları her kapıda soyup duran İsraillilere inat kapanıyorlar durmadan, maskeleniyorlar ve adlarını yazdırıyorlar listelere.
Gazze’deki doktorların ellerinde çocuklar ölüyor. Dünyanın vicdanı bir kez daha naylon, her çocuğun her son nefesinde. Çocukların adları yazılıyor listelere.

Savaş sektörü
Başka bir yerde de başka listeler yapılıyor. Kaç füze başlığı, kaç gözetleme kamerası, ‘kötü adamları’ ayırt edecek kaç bilgisayar programı, özel güvenlikçi adı altında kaç işkenceci ve kaç paralı asker, özelleştirilmiş ve off-shore’laştırılmış savaş için ne kadar paramiliter kuvvet...
İsrail Gazze’yi neden vurdu sorusu yanıtlanıp duruyor. Obama’nın kucağına bir sorun koymak için, İsrail’in iç politika hesapları için, Hamas’ı iktidarı terk etmeye zorlamak için, Gazze’yi nihayet işgal etme hazırlığı için... Hepsi doğru ve hiçbiri. Esas neden başka.
Irak işgaliyle tavan yapan özelleştirilmiş savaş sektöründe İsrail her bakımdan bir numara. Hatta 11 Eylül’den sonra İsrail’in kendi korkularını sınırları ötesine ihraç etmeye başladığını, ABD ve Avrupa’yı tıpkı İsrail gibi güvenlik çılgınlığına sürüklediğini ve bu işten epey para kazandığını söyleyebiliriz.
Başta ABD olmak üzere tüm dünyaya yaptıkları ‘güvenlik’(!) ihracatının mallarını ise (sorgu yöntemlerinden akıllı kimlik kartlarına, akıllı kameralardan yalan makinelerine kadar) öncelikle Filistinliler üzerinde deniyorlar.
Bu bir sır da değil. Örneğin onlarca İsrail güvenlik şirketinden biri olan Suspect Detention Systems’ın sitesine girip bakın. ABD havalimanlarına 11 Eylül’den sonra sattıkları ‘iyi adamı kötü adamdan ayırma’ aygıtlarını Batı Şeria’da denediklerini, meşhur ‘check-pointlerde’ test sürüşü yapıldığını anlatıyorlar açık açık.
Diğer şirketler gibi bu şirketin de yönetiminde gururla gösterilen isimler arasında İsrail istihbarat örgütünün isimleri var.

‘Hamasistan’
Peki savaş bu kadar kârlı ve sürekli bir iş haline gelmişse, normal olarak(!) kâr etmeye ayarlı olan bu sektörün savaşı dört gözle beklemesi, çıkmayınca huzursuzlanması ve ‘ekmeğini taştan çıkarması’ gerekmez mi? Nihayetinde, en temelde olup biten budur. Gazze’de ya da Felluce’de, Bağdat’ta ya da Kâbil’de savaş ve güvenlik sektörünü hareketlendiren korku sürmelidir.
İsrailli politikacılar, saldırının Gazze’ye değil Hamas’a yönelik olduğunu söylüyor. Tıpkı Beyrut’u bombalayıp Hizbullah’a nişan aldıklarını söylemeleri gibi. Ama biliyor musunuz ki nicedir İsrailli politikacılar Gazze’ye ‘Hamasistan’ diyor. Yani Gazze’yi çoluk çocuk, genç yaşlı bir siyasi örgütten ibaret hale getiriyor.
Bu ‘tanıtım kampanyasına’ İsrail merkezli çokuluslu savaş şirketlerinden pay ve reklam alan çokuluslu haber kanalları ve Batılı ana-akım medya da katılıyor. Yani hep birlikte önce düşman, sonra korku ve en sonunda da sadece özelleştirilmiş savaş sektörünün kazanacağı o kan gölü yaratılıyor.
İşte Gazze’de kalbimiz bu yüzden 370 kez dövülüyor. "
Ece Temelkuran, milliyet

ters yazı

"İple çekerek "yılbaşı" değil "aybaşı" bekleyenler... Hele ikramiye alacağı ayı "on bir ayın sultanı" gibi görenler...
Hindiyle mindiyle değil, iki tas kuru yemiş, kelek yerli votka ve televizyon zırvalarıyla saat on ikiyi bulacak olanlar...
Yeni yıla eğlenerek değil, çalışarak girecek olanlar...
Bütün nöbetçiler...
İster dağ başında, ister sınır karakolunda, isterse eğitim alayında bu geceyi yalnızca demli çayla kutlayacak olan nöbetçi subaylar, astsubaylar, erler...
Doğum yaptıracak, yaralı bakacak nöbetçi doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar, hademeler...
Bütün gece bekçileri... Site kulübesinde uyuklayanlar, inşaat betonunda üşüyenler...
Herkes eğlenirken "kim yeni yıla nerede nasıl girdi, eski yıldan nasıl çıktı" gibilerden hiç kimsenin merak etmediği dandik haberlerin peşinde koşturacak muhabir arkadaşlar...
Sarhoş taşıyacak taksiciler, sarhoş kovalayacak polisler...
Ekmek uğruna sarhoş nazı çekecek meyhaneciler, garsonlar, komiler, kapıcılar, sarhoş kusmuğu temizleyecek kenefçiler...
Müşteri kapıda yığılınca "fazla mesai" yapacak ağır işçiler...
Tam tersine, bu gece yapayalnız kalanlar...
Hediye alacak, hediye verecek kimsesi olmayanlar...
Kimsesi olsa bile hediyelik parası çıkışmayanlar...
Sevgilisinden ayrılmış, eşinden boşanmışlar, yuvası yıkılmışlar...
Kalık yemeğini kendisi ısıtıp çabucak yiyecek yaşlı adamlar...
Kocası ölmüş, çoluğu çocuğu evlenmiş gitmiş, gelini arsız, damadı hayırsız çıkmış yaşlı kadınlar...
Arkadaşına "oturmaya" gönderilmeyen genç kızlar, belki bir kız bulurum umuduyla kendini oradan oraya atan genç erkekler...
Ve de gecenin köründe sarkıntılık edilecek, orası burası mıncıklanacak genç kadınlar...
Kırmızı don alıp da giyemeyenler, burukluk duyanlar, kırmızı don giymek gereğini duymayacak kadar gerçekçi takılanlar ama gene de içinde ukde kalanlar...
Gurbette çalışanlar, gurbette okuyanlar...
2009 yılına işsiz girecek olanlar...
2010 yılına da işsiz gireceklerinden korkanlar...
Ve de bu geceyi mapus damlarında, ama haklı yere ama haksız yere, hem çok kalabalık hem de yapayalnız geçirecekler...
Herkesin yeni yılı kutlu olsun ama sizinki biraz daha kutlu olsun. "
Engin Ardıç, sabah

Pazartesi, Aralık 29

zeitgeist addendum

akşam ne zamandır izlemek istediğim bir belgeseli izledim. başlıkta da adı var =) zeitgeist addendum. dünyanın belki de en çok sorgusuz sualsiz kabul gören inancına saldırıyor zeitgeist "para politikalarına", ekonominin paraya dayalı yorumuna. bunu o kadar güzel ve anlaşılır bi şekilde yapıyor ki hiç ekonomiyle alakanız olmasa bile nasıl bir sistemin içinde kıstırıldığımızı anlayabiliyorsunuz. ilk kısmında abd,imf, dünya bankası kıskacında nasıl hükümetlerin devrildiğini anlatan 2 kitabın yazarı john perkinsle bir söyleşi de var. (bir ekonomik tetikçinin itirafları 1-2) bu sistemin genel mantıksızlığı, ürettiği çelişkiler, muhteşem bir analiz ve alternatif önerilerle ilerliyor belgesel. 1dk bile sıkılmadan, merakla izletiyor insana kendini. belgesele ücretsiz olarak ahanda bu adresten ulasabilirsiniz http://www.zeitgeistmovie.com/. eğer torrentle indirirseniz altyazıları var divxplanette. yok bana lazım değil altyazı falan derseniz hemen google videodan da izleyebilirsiniz. ama mutlaka izleyin.

hintli filozof Jiddu Krishnamurti'nin "Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz." sözleriyle başlıyor belgesel ve yine ondan alıntılarla bitiyor.

muhteşem, muhteşem, muhteşem söyleyecek başka birşey bulamıyorum.

Pazar, Aralık 28

adamlar alamanyada, amarikada oynuyor sen burdan goruyon

bugun tv de gezerken hasibe eren'in (avrupa yakasında makbule ama bilenler için asıl sıdıka=) ) sunduğu "bir zamanlar türkiye" diye bi programa rastladım 24'te. eski türk filmlerinden görüntüler, repliklerle geçen eğlenceli yarım saatlik bi program. görünce kaldım zaten bitene kadar orda :) normalde perşembe akşamları yayınlanıyormuş, sitesine girince gördüm. ayrıca programın sitesinde son 2 bölümü de bulmak mümkün. ahanda adresi gidin bi bakın bakiim.

Pazartesi, Aralık 22

kamu

"... Kamu
İşin teknik, mali kısmı bir yana...
Bunun adı "kamu ahlakı" olabilir mi?
Daha önce hükümete de, Genelkurmay'a da sık yönelttiğim sorunun benzerini sorayım:
Sayın artık TİSK üyesi belediye başkanları ve başkanların şeyleri; belediyeler sizin babanızın malı mı? Miras kaldı? Siz halkın temsilcisi, hizmetlisi misiniz yoksa patronu mu?
Kendinize "Kamu işvereni" adını takmışsınız; "kamunun işvereni" misiniz?
Gidip özel sektörün büyük denizcilik, cam, çimento, deri, kimya, ilaç, metal sanayii, petrol, kâğıt, tekstil, seramik patronlarıyla aynı sınıfta, aynı safta toplanmışsınız; siz sermayedar mısınız?
Siz, çalışanlarınız karşısında, TİSK ilkelerine mi uyacaksınız? Kamudan böyle bir yetki mi aldınız?
Siz kimsiniz!
(Benzer sorular TİSK üyesi kamu işveren sendikaları TÜHİS, Kamu İş için de geçerli sayılabilir tabii!) ... "
umur talu, sabah

Çarşamba, Aralık 17

jocelyn

dün akşam jocelyn b. smith konserindeydik. o kadar güzeldi ki "gözlerin" i, "sevda değil" i jocelyn'den dinlemek. halaa mırıldanıyorum :) joceyln'in bu şarkıların tamamını söylediği bir albümün olmaması ne kadar kötü. 4 tanesi "dünya solistlerinden livaneli şarkıları" albümünde var sadece, kalanları bulmak mümkün değil. arıyoruz, netekim :) bulamıyoruz. biz mi kaydetseydik ne yapsaydık.
livaneli şarkılarına ek olarak 3 tane de mevlana şiirini bestelemişler bunları da söylediler. ilersi için sadece mevlana temalı bir konser planları da varmış. canım benim :) olsa da yine dinlesek.

hamdolsun

Salı, Aralık 16

ayakkabı :)

şimdi videosunu da izledim milliyette, adam 2 ayakkabıyı da fırlatıyor önce bir bunu belirtmek lazım :) yalnız bush çok iyi kaçırıyor kafayı, beklenmedik bir çeviklik yani. tüm bunlar olurken ırak başbakanın yüz ifadesi o kadar olağan ki. "yahu yine mi ayakkabı, çocuklar atmayın diyorum size" der gibi bakıyor.
sonra içeri giren amerikan güvenlik görevlilerinin ebleh yüz ifadelerini görüyoruz :) tabii şimdi bu eylem batı tarzı bir eylem değil. ee adamlar sıdıkayla annesini de bilmiyor. bir terlik fırlatma kültürü yok öle olunca boş boş bakarsın işte.
yanlardaki gazeteciler sanki bulaşıcı bişi atıyor gibi kenara kaçarken, ayakkabıyı fırlatan adamın arkasındaki gazetecinin çabası takdire şayan :) hayıııır. elinden geleni yaptı...

günün en şık hareketi

Pazartesi, Kasım 10

mustafa 2

nickfallin'in blogundan alıntı
"...Peki neden Kemalist değilim? Çok basit. Kemalizm adı verilen düşünce tarzı, Atatürkçü Düşünce Derneği ve benzeri oluşumlar size ormanı gösteren adamın gösterdiği ormana bakacağına parmağa tapınmaktan başka bir şey değil de ondan..."
"...Gerçi Atatürkümüz, Modern Türkiye'nin Kurucusu yüce ATAMIZ salıncağa binmezdi, o 30 yaşında tüm siyasi ve askeri dehasıyla beraber doğmuş, ölümü de sirozdan değil bir dehaya yakışır şekilde aşırı kitap okumaktan gözleri bozularak olmuştu ama ben ve diğer CIA ajanları kendisinin salıncağa bindiği, denize girdiği fotoğrafları montajlayarak ülkeyi birlik ve beraberliğe en ihtiyaç duyulan şu günlerde bölmeye çalışıyoruz..."
"... Sürekli bir parasızlık imkansızlık içinde, idealleriyle, umutları ve özlemleriyle Mustafa'yı ben çok sevdim. 29 Ekimler'de, 10 Kasımlar'da, 23 Nisanlar'da otoriter Ulus Devletin temeli pek sağlam olmayan bir devlet yapısını destekleyebilmek için sadece dikta rejimlerinde görülebilecek şekilde heykellerini, üniformalı resimlerini kullandığı, her işyerinde, ofiste bize kötü kötü bakan adam sadece statükonun tezahürüyken, salıncağa binen, seven, üzülen, özleyen, annesine veda edemeyen bu adamı eskiden duyduğum saygı bir yana bu defa çok ama çok sevdim. ..."
yazının tamamı

Cumartesi, Kasım 8

kara

" ‘Karaların yeri neresi
Bu atlı karıncada;
Binmek istiyorum, söyleyin bana
Güneyde bir kasabada
Beyazlarla karalar
Oturamaz yan yana
Güneyde trenlerde
Zenci vagonu ayrı
Otobüste yerimiz en arkada
Ama atlı karıncada
Yok ki arka sıra
Hangi ata bineyim
Benim derim kara”
diye soruyordu Langston Hughes, kara bir çocuğun ağzından. Bundan 53 yıl önce bir gün Rosa Parks adlı siyah bir kadın, otobüste beyazlara yer vermeyi reddetti. O an, sivil direniş tarihinin şanlı bir sayfasını çevirdiğini bilmiyordu elbet. Ama artık canına tak etmişti... "
yıldırım türkerin yazısından, radikal

Pazar, Kasım 2

mustafa

perşembe akşam bir arkadaşımla mustafayı izlemeye gittik, can dündarın nasıl bir film/belgesel yaptığını merak ediyordum salondaki birçok insan gibi. filmi izlerken sıkılmadım, anlatım da gayet güzeldi ama 120dk da atatürk'ün tüm hayatını anlatmak biraz özet gibi olmuş, hemen hemen hiç bir konuda detaya girmek mümkün olmamış. iyi bir başlangıç olabilir, belki bundan sonrası için. can dündar da elinde 1 filme sığmayacak kadar çok malzeme olduğunu söylüyordu, geçenlerde tvde. ama detaylara girildiğinde bundan daha fazla gürültü çıkıcağı kesin gibi, çünkü herkesin aklında bilinmesini istediği farklı bi atatürk imajı var. detaylara ulasmayı deneyen herhangi bir çalışma neyin gerçek oldugundan bağımsız olarak çok hırpalanıcaktır, bu da sponsor/yapımcı vesaire bulmayı daha baştan zorlaştırır...

-- spoiler --
aradan sonraki bölümde fikriye hanım intihar ettikten sonra atatürk diyor ki :
"ordular yönettim, ama bir kadını yönetemedim."
sanırım salondaki erkeklerin ağladığı kısım burası :)
-- spoiler --

Perşembe, Ekim 30

sevmedikleriniz

"...
Şunu anladık:
Aslında...
Mesela hak arayan tersane işçilerini sevmeyebiliyorsunuz.
Greve yeltenen, sokağa çıkan, buyruklarınıza itiraz edenleri sevmiyorsunuz.
Karşınıza çıkıp eleştiride bulunan çiftçiyi, köylüyü de sevmiyorsunuz.
Nutuk atarken siz, farklı bir şey diyen vatandaşı sevmiyorsunuz.
Çanak soruları kırıp hakikat adına soru soran, sorgulayan bağımsız gazeteciyi de sevmiyorsunuz.
Size akredite, size yanaşık, size ilişik olmayanı pek sevmiyorsunuz.
Dik durmaya çalışan memuru sevmiyorsunuz.
Kamuda ya da özel sektörde, angaryanıza, haksızlığınıza, dayatmanıza dikleneni hiç sevmiyorsunuz.
Eğitim hakkını arayan kızı sevmiyor bir kısmınız; bir kısmınız da üniversitede farklı ses çıkaranı.
Öğretmenleri yüceltip duruyor ama onbinlerce öğretmen adayı genci içiniz acımadan çöpe atacak kadar seviyorsunuz.
Okulda hizaya gelmeyeni, karşınızda hazır ola geçmeyeni, karakolda boyun eğmeyeni sevmiyorsunuz.
Kiminiz "laik" hocaya itaat etmeyeni, kiminiz cemaatte hocaya biat etmeyeni sevmiyorsunuz.
Dini, mezhepsel, etnik, askeri, maddi tahakküme karşı ses çıkaranı zaten sevmiyorsunuz.
Gençlik bayramınız vardı ama tek tip düşüncelere isyan eden gençleri hiç sevemediniz.
Çocuk bayramınız vardı ama yoksul çocukları çok içten sevemediniz.
Milli egemenlik bayramınız vardı ama millete egemenlik fikrini asla sevmediniz.
Cumhuriyet bayramı var ama cumhuriyetin imtiyazsız, hakim zümresiz, eşitlikçi, adalet yüklü, özgürlükçü, hakkaniyetli olanını asla sevmediniz.
Sırf büyük asker olarak değil, büyük siviller halinde de, köprüyü geçtikten sonra, milletin her türlüsünü, her türlü talebini, her haklı tepkisini sevemediniz... "
umur talunun yazısının tamamı için

Çarşamba, Ekim 22

train de vie

-Schlomo, nasıl oldu da deli oldun?
-Tesadüfen! Haham olmak istemiştim, ama pozisyon doluydu. Sonra baktım ki delilik boşta, başkası olacağına, ben olayım dedim.
- Kendini yalnız hissetmiyor musun?
- Hayır! Etrafta yeterince deli var.

Sıvasız evlerin ölü çocukları

"Yoksul edebiyatı yapma, oğluuum!"
Tabii ya!

"Asansörde ter kokuyordu" dediğiniz çocuklardan belki bunlar.
"Göbeğini kaşıyan adam"ın çocukları belki.
"Başörtülü" diye anasını nizamiye, hastane veya okul kapılarında itelediğiniz, ötelediğiniz, belki bacısını üniversite kapılarından sokmadığınız çocuklar.
"Ananı da al" diye azarladıklarınızın çocukları belki.
"Orduda hiyerarşi vardır, herkesin yeri bellidir, girerken bilmiyorlar mıydı" diye, bir orduevi kapısında karısıyla, çocuğuyla, babasıyla, anasıyla rezil edip kovaladığınız çocuklar.
"Bir kilo pirince oy veriyorlar" dediklerinizden belki de.
"Bunlarınki de bir oy benimki de" diye ayağınızla basıp işaret ettiğiniz çocuklar.
"Sayıyla verdiler" demiştiniz ya, işte o çocuklar.
" Şehrin içine ettiler" ya, onlar da olabilir bu çocuklar.
"Ağzı çorba kokanlar"ın, çayırda piknik yapanların, belki atletiyle oturanların, denize entariyle ürkek adım atanların çocukları.
"Bunlar köylü olduğu için yüksekte yürüyemiyor, tersanelerde düşüp ölüyorlar" dediğiniz çocuklardan işte.
Bir atölyede, bir izbede üç paraya kot taşlattığınız, tinere, dumana, zehre, kansere boğduğunuz, toplu halde yakınca azıcık vahvahladığınız çocuklar.
Kamyon kasalarında derelere döktüğünüz minik tarım işçisi kızlar var ya, işte onların kokusundan çocuklar.
Müzik zevklerini, giyim tarzlarını, ağız tatlarını, konuşma üsluplarını, dil falsolarını, küfür kıyametlerini, hoyrat hayata hoyratça atılışlarını, yan bakışlarını, itiş kakışlarını, statlara yığılışlarını "estetikten, medeniyetten, terbiyeden, seviyeden" uzak bulduğunuz çocuklar belki de.
Belki hepsi hem ondan, hem bundan, hem şundan değil.
Ama biraz ondan, biraz bundan, biraz şundan.

Aslında sevmediniz
Siz bu çocukları aslında hiç sevemediniz.
Sevmediğiniz için sevilemeyecek, sevinilemeyecek hallere de getirdiniz.
Bu çocuklar bazen varoşların solcu çocukları oldu, bazen başbuğların kurtları, bazen linçe uğradılar, bazen linçlerin kalabalıkları oldular, bazen bir isyanla jilet atıverdiler, bazen bir hoca peşine düşüverdiler, yerüstünde umut kovalarken yırtanı da oldu, namusuyla kan ter içinde kalanı da, yer üstüne düşeni de yeraltına sıvışanı da, araziye uyanı da yoldan çıkanı da; taş attıkları da oldu mermi sıktıkları da...
Sünni idiler, Alevi idiler, Türk idiler, Türkmen idiler, göçmen idiler, Kürt idiler.
Siz, yani belki siz değil de, işte o "Sizler", bu çocukları aslında hiç sevemediniz.
Öyle tepeden, yükseklerden, makamlardan, rütbelerden kibirle bakıp da, aslında çoğu zaman aşağılayarak, onları "adam etmek" ile bir türlü edememek arasında kaldınız.
Onlara dair hakiki her şeyi, bazen inançlarını, bazen hayallerini, oylarını, soylarını, yoksunluklarını, yoksulluklarını; ellerindeki tek hazine haysiyeti de yamultarak, aşağıladınız.

Ama ölülerini çok seviyorsunuz.
Tabutları arkasında, sivil ve askeri erkân, diziliyorsunuz.
Köşeler döşeniyor, manşetler düzüyorsunuz.
İktidar oluyor, sevk ve komuta ediyor, muhalefet de yapıyorsunuz.
Yüzüne bakmadığınız başörtülü analarına sarılıyor, hakiki insan(haklarına mıçıp sıvadığınız sıvasız haneleri ziyaret ediyorsunuz.
Dayakla, azarla, aşağılamayla, insan yerine komayışla inlettiğiniz bedenlerini ceset ceset kutsuyor; kırıp paramparça ettiğiniz, gencecik çürüttüğünüz ruhlarını sanki onları hep sevmiş gibi yolcu ediyorsunuz.
Bir bakın, bir yüzleşin, bir sadede gelin:
Hayatta kalan hiçbirini, neredeyse bir gün bile, "şehit" adıyla uçanlara bir süre bahşettiğiniz şefkatle sevmeyeceksiniz kolay kolay.
Hayat maalesef kimi için, hakiki sevenleri dışında, ancak ölümle insani mana ve toplumsal saygı bulabiliyor:
Yaşarken zerre kıymetin olmadığı için...
Bir ihtimal, denk gelirse, ancak ölün sevilebiliyor!
Hayat değersiz, hayatın önemsiz...
O yüzden ölüm kutsanıp duruyor!
Çünkü, ölmeyen milyonlarca insan da öyle biliyor, yani öyle sanıyor ki, yaşarken değersiz kılınmış hayatının tesellisi, ölürken bir kıymet kazanabilme, ölürken sevilebilme, hakikaten bir cennete gidebilme, belki hatırlanabilme ihtimalidir.
Bir ihtimaldir!
umur talu, sabah

Pazar, Ekim 19

bu kampanyaya türkiye'nin çok ihtiyacı vardı!

"MKEK, stoklarındaki silahları tüketmek için kredi kartına 10 taksitle yeni bir kampanya başlattı..." haberin tamamı,radikal

tabii siz bilirsiniz!

"Bakın, bu işler böyledir. "Dipsiz Kuyu" boşuna dipleri tarayıp durmuyor.
Boşuna, "Güçsüzün dostu güzsüzdür"...
"Güçlüler tepişse de eninde sonunda hakimiyet ve tahakküm sistemini üleşir" demeye getirmiyor.
Bunun "Devletin bekası" ile ilgisi tali.
Bunun "Rejime sahip çıkış" la ilgisi tali.
Esas olan şu:
Muktedirler muktedirlerin kurdu değil, nihai müttefikidir.
Yani, siyasi, askeri, ekonomik, toplumsal olarak "hakim tepeler"de bulunanlar, belki en sert muharebeleri yaparlar birbirleriyle, ama esas savaşları "alttakiler"e dairdir.
"Dair" ne kelime, "alttakiler" sairdir.

Buyruk, kuyruk
Oysa, birçok açıdan "cumhuriyet"...
Çok açıdan da "demokrasi"...
"Alttakilerin üsttekiler karşısında güçlü kılınabilmesi, en azından korunabilmesi, en azından kendilerini savunabilecek imkanlara sahip olabilmesi" varsayımıdır.
Ama bizim yuttuğumuz hap başka şey:
Biz gününe göre...
"Cumhuriyet"i, "Büyük askerler" karşısında hazırola geçmek...
"Demokrasi"yi de "Büyük iktidarlar" arkasında kuyruk olmak diye anladık.
Öyle anlattılar zaten.
O yüzden de...
Memleketin her etnik kökenden, her mezhepten, inancı güçlü yahut zayıf, sivil veya asker, işçi veya köylü, memur veya maraba tüm "alttakiler"i, ya onun arkasında ya şunun berisinde, tabii ki, patron, ağa, şeyh, cemaat lideri, örgüt şefi, amir, çete lideri gibi bilumum kanuni yahut "kanun-siz" şefin bagajında toplandılar.

Oysa ne onlarınki "cumhuriyet" idi...
Ne bunlarınki "demokrasi".
Ne ki insan yedikçe yemek istiyor.
Palavraya karnı bir türlü tok olmuyor.

Bakın, dikkatli bakın...
Ne "demokrat" Başbakan eleştiriden, sorgulanmaktan hoşlanıyor.
Ne de "cumhuriyetçi" Genelkurmay Başkanı.
Durmayın devam edin:
"Özgür basın" deyiveren medya patronu da eleştiriden, sorgulanmaktan hoşlanmaz.
Bize meslek dersleri veren kimi "özgür gazeteci"nin cemaat hocası da.
"Susturmayın" filan diyen TÜSİAD Başkanı bize "müesseselerinde ne kadar özgür olabileceğimizi" de anlatmalı...
"Demokrasi raporları" hazırlayan sivil toplum örgütleri de; patronların, hukuksuz ve angaryaya dayalı, örgütlenmeyi yasaklamış, işten atmakla tehdit eden "işadamı ve kadını" zihniyetinin demokrasinin neresine girdiğini izah etmeli! ..."
umur talu, sabah

Cumartesi, Ekim 18

itirazın iki şartı

"çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye’de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya’da türk olacağız
hollanda’da surinamlı
fransa’da cezayirli
iran'da azeri
amerika'da zifiri zenci olacağız
çoğalan zenci de mutlaka kızılderili
israil'de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız
bu da itirazın ikinci şartı"

nevzat çelik / sevgili yoldaş kurbağalar

Hükümet yok mu? Var tabii!

" Tamam, Genelkurmay Başkanı demokrasiye, hukuk devletine ve bu nitelikleri haiz sanılan cumhuriyete hiç uymayan, düşünce ve basın özgürlüğüne saldıran, tehdit eden "konuşma" yaptı.
Peki onun başında olduğu varsayılan "muhtıra kolektörü" hükümet ne yaptı?
Ne tür bir tavır aldı?
Sokakta vatandaşı yahut can ciğerken aralarının bozulduğu medya patronunu (bir süreliğine) azarlayan Başbakan, kendisini çiğneyip geçen konuşmayı nasıl karşıladı?
Aynen pozisyon aldı, bir gün sonra misliyle yüzümüze çarptı!
Siz bu ülkede bir "Milli Savunma Bakanı" olduğundan emin misiniz?
Öyle birisi var mı?
Kendisine, durumlarının Meclis'te düzeltilmesi için talepler ileten emekli asker örgütlerine "Genelkurmay teklif getirmedikçe biz bir şey yapamayız" diyen bir "millet" vekili, "hüküm"et mensubu hakikatte var olabilir mi, fırtınada burnunu çıkarabilir mi zaten!
Kaldı ki...
Hükümet, hem Genelkurmay'ın "tehdidi"nden sorumludur...
Hem de Genelkurmay'ın köpürdüğü "ihmal iddiaları"nın da esas siyasi sorumlusudur.
Bu ülkede iki ayrı devlet yok ise... Bu rejim Anayasa kitapçığında tanımlandığı gibiyse...
Sorumluluk önce "Yürütme"nindir, hükümetindir, Başbakan'ındır, siyasidir...
Sonra idari, askeri.
Herkes sorumluluğunu bilsin! "
umur talu, sabah

Okuma!.. Tartışma!

"... Neden, niye ki
Tabii ki, mesleğini ve işini yürütürken herkes dikkatli, özenli olmalı.
Gazeteci de, siyasetçi de...
Ama "asker" de; "komuta" heyeti de "dikkatli olmak" zorunda.
Bir saldırı olmadan hemen önce, yetkilerin, yetkililerin, komuta kademelerinin, tedbirin, bilginin, silahın, araç gerecin, düşünce ve eylemin "doğru yerde" olup olmadığını da "tartışma"lı.
"Karakol taşınacaktı da taşınamadı, mali ödenek..." açıklaması mı tartışılmayacak?
"Hava Kuvvetleri Komutanı'nın şu kadar saat haberi olmadı da golf oynadı..." açıklaması mı tartışılmayacak?
"Altı lider konumundaki personelden biri şehit oldu, dördü yaralandı" açıklamasının aslında "Karakolda 21 yaşındaki erlerin komutanı 21 yaşındaki şehit astsubaydı" diyememek olduğu mu tartışılmayacak? "Astsubay Meslek Yüksek Okulu" nda bile, uç karakolda lider olup hayatta küme düşen astsubaylara bunu izah edemeyen bir gelenek niçin tartışılmayacak?
"Onca istihbarata, görüntüye, uyarıya rağmen" bir "intihar saldırısı" olmuş, 17 can almışsa, niye tartışılmayacak?
Bu astsubay, uzman ve erler "terör ve terörle mücadele" başladığında daha doğmamışsa, arkadaki kanlı çeyrek asır neden tartışılmayacak?
Meclis'e kaçıncı kez "terörle mücadele paketi" gelmişse, o Millet Meclisi'nin milleti paketleri nasıl tartışmayacak?
Tabii ki... "Hakikat" diyenlerin bir kısmı birkaç kuş peşine düşmüşse, bu da tartışılacak!

Başbakan çıkıp "şunu şunu okuma" diyor.
Genelkurmay Başkanı kızıp "şunu şunu tartışma" diyor.
Tepesi atan, sorgulanan, tartışılan "sansür" istiyor, sindirmek istiyor.
Yok öyle şey.
Hem "okuma" yapacağız, hem "tartışma".
Akıl bunun için, vicdan bunun için.
"Cumhuriyet ve demokrasi" bunun için!
Ülke bölünmesin, evlatlar ölmesin, analar ağlamasın, yüzler gülebilsin, hakikat bilinebilsin, hakikatli olunabilsin, güneş her haneye ufuktan doğabilsin diye... Okuyacağız, tartışacağız! "
umur talu, sabah

Çarşamba, Ekim 15

aktütün

"... Bakın, Aktütün’deki kanlı facianın perde arkasını dün bu gazete yayınladı.
Çok önceden haber alınan, saldırı hazırlığının görüntüleri an be an kaydedilen bir baskını ordu önlememişti.
Hiçbir tedbir almamıştı.
Oradaki çocuklar ölüme bırakılmıştı.
Böyle bir ordu olur mu?
Yeni genelkurmay başkanı ile yeni kara kuvvetleri komutanının yaptıkları ilk konuşmaları hatırlıyor musun?
Kendi meslekleriyle ilgili değildi konuşmalarının vurguları.
Siyasetle ilgiliydi.
İki siyasetçi gibi konuşuyorlardı.
Kimse onlara, “size ne, siz işinizle ilgilensenize” demedi.
Ve onların işleri yerine siyasetle uğraşmasının bedelini genç askerler ödedi.
Daha önce Dağlıca baskınını bile bile önlemedikleri gibi Aktütün baskınını da bile bile önlemediler.
Arkasından çıkıp “baskı yasaları” istediler.
Zaten asıl istedikleri, burada bir askerî yönetimi sürdürmek ve mümkün olduğunca güçlendirmek.
Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünü bu nedenle engelleyip duruyorlar.
Öylesine siyasetle meşguller ki askerliği bir kenara bırakmışlar.
Sadece siyaseti tekellerine almayı, toplumun üstündeki baskıyı artırmayı amaçlıyor.
Böyle bir ordu olmaz.
Yeryüzünün her normal ülkesinde bunun hesabı o komutanlardan sorulur.
Burada soruluyor mu?
Hayır... "
ahmet altan, taraf

aktütüne yayın yasağı

evet nihayet aktütün baskınıyla ilgili yayın yasağı da geldi, gecikmişti biraz. bu yasakla birlikte terörle mücadele müthiş bir hız kazanıcaktır kuşkusuz. belirli aralıklarla saldırıya ugrayan bir karakolu eldeki istihbarata ragmen koruyamayanlar şimdi bu baskını bahane edip güneydoğuda ohali hatırlatan taleplerini masaya getirdiler. dağlıca baskınından sonra kuzey ırak'a girmenin yolu açılmıştı şimdiyse ohal özleminin, ohale dönüşün yolu yapılıyor. asker kendi işi dışında heryerde var, siyasette, bankacılıkta, golfte ve hayatın her alanına nüfuz etme isteği bitmek bilmiyor.

polis de tabii eski, şaşalı günlerine özlem duyuyor. engin ceberin ölümü, nerdeyse her anının bilindiği bir hrant dink cinayeti, kartalda bir kafe sahibinin öldüresiye dövülmesi bunların arka arkaya gelmesi tesadüf değil. cezasız kaldıkça, hesabı sorulmadıkça ve yapanlar korundukça da bunlar olmaya devam edecektir.

işte bizi korumakla görevli olduğunu sandığımız bazı kurumların hali budur, tamamen şansa yaşıyoruz sizin anlıyacağınız.

asker nerde ?

" Aktütün baskınını haber veren istihbarat raporlarını inceleyen asker, uyarıyı es geçip raporlardaki “Yüksekova’ya Kürtçe afiş asıldı” uyarısını dikkate almış ve hemen ‘gereğini’ yapmış. Taraf’ın dün yayımladığı rapordaki “Kürtçe afiş asıldı” istihbaratının kaderi “Aktütün’e baskın olacak” uyarısına benzememiş ve asker, afişi savcılık eliyle kaldırtmış. Jandarma raporlarında DTP’nin yasal çalışmalarının yer alması da gösteriyor ki bölgedeki OHAL koşulları aslında hiç değişmedi. Hava Kuvvetleri Komutanı Babaoğlu dün, “Alınacak insansız araçların sağlayacağı anlık istihbarat bilgileriyle başarımız artacak” dedi. Aktütün’de istihbarat vardı. Peki ne yapıldı? Oysa Taraf’ın dünkü manşeti Aktütün saldırısı hazırlıklarının ABD’ye ait araçtan anında iletilmesine rağmen önlemlerin alınmadığını ortaya koyuyordu "
taraf

Deyin ki, yerde yatan sizdiniz!

"Allah korusun elbette.
Devlet de korusun.
Kendinizi koruyun lütfen.
Benimkisi sadece "kaba" bir varsayım.

Diyelim ki...
Bir gün bir genç çıktı, size arkanızdan yaklaştı, tabancasını çıkardı, ensenize ve kafanıza kurşunları sıktı.
Siz düştünüz.
Siz öldünüz.
Kanınız yerde kaldı.
Ya da...
Kocanız düştü.
Karınız düştü.
Babanız, anneniz, evladınız, yakınınız, komşunuz, arkadaşınız düştü.

Diyelim ki...
Duruşmalar birbirini kovaladı.
Mahkemeye Emniyet'ten bir "istihbarat" raporu geldi.
90 sayfalık koca bir rapor, sizi veya hayatınızın çok önemli, sevgili bir parçasını öldüreni "yola düzen" biriyle ilgiliydi.
Siz gerçeği arıyorsunuz, hakikatin peşine düşmüşsünüz; ölüsünüz ya da dirisiniz, gerçeğe susamışsınız. Ruhunuz yalanların, tuzakların, tezgâhların, sırların tutsağı kılınmış; uçsun, hiç olmazsa o özgürleşsin, rahatlasın istiyorsunuz.

Lakin, bir not düşüvermiş raporun üstüne:
"Devlet sırrıdır" diye.
90 sayfanın 74 sayfası gizlensin, mahkemeden, ruhunuzdan, hatıranızdan, ahınızdan, seveninizden, hukuktan, haktan, vicdandan kaçırılsın diye.
"Hayati önemdedir. Deşifre olursa istenmeyen sonuçlar doğurabilir."


Çalınmış, alınmış "hayati" hayatınıza karşı şu na"sır"lı hoyratlığa bir bakın hele!
Emniyetin art niyetine bir bakın!

2008 yılı Türkiye Cumhuriyeti Hukuk Devleti'nde...
İstihbaratı nedense boş veren, katilleri çayıra salan, ihbarları dert etmeyen, zaten elde bulunan adamların katilleşmesini engellemeyen, bombacıdan muhbir, muhbirden çeteci imalatına adeta nezaret eden bir zihniyet...
"Hayati" diyor, hayatınızı sizden, sizi hayattan koparan bir kahpelik zincirini "devlet sırrı" sayıyor.

Başbakan'ın sevdiği deyişle...
"Sırcılığın daniskası" da şu:
O katilleri "izlemekle" görevli iken cinayeti önleyememiş bir Emniyet Müdürü şimdi hakikati "gizlemekle" sorumlu Emniyet İstihbarat Daire Başkanı.
AK Parti, AK yürek!


Bu gerçek hayattan alınma hikâyede, sizin kim olduğunuz, adınızın ne olduğu bin an için bir yana.
Farz edin ki, kahpe bir organizasyonun kalleş mermisiyle yere düşüp de boylu boyunca, kendi kanına başını koymuş da ebediyen uyumuş sizdiniz.
"Kan kokulu devlet sırrı"nı kabullenir miydiniz?

Tabii, her şeye rağmen, memleket hepten umutsuz değil.
"Sürekli işkence" sonucu cinayete devletten bir özür, geriye bir ömür getirmese de, belki çok "hayati" etki yapar; çok ömür kurtarır, birçok muhtemel işkenceciyi de kurtarır: İnsanlık ve hukuk sınırında tutar.
Belki "hayatın, devletin, toplumun, insanın, vicdanın, adaletin, hukukun esas hayati sırrı" böyle bir şey olmalıdır zaten! "
umur talu, sabah

Pazar, Ekim 12

idam cezası

Suçunuz, "dergi dağıtmak".
Bir yıl önce, aynı "suç" tan ötürü, aynı dergiyi dağıtan bir başkası, 17 yaşında bir genç, polis ateşiyle cezalandırılmış, cezası "felç" bırakılarak ağırlaştırılmıştı.
"Vurularak cezalandırılan"a ayrıca 15 yıl hapis istenmişti; vuranlara ise 9 yıl istendi. Ama görevlerine devam ediyorlardı.
Bu kez "yeni suçlu" Engin Ceber, önce "hukuki prosedürler"e uygun biçimde dışarıda dövüldü, sonra gözaltına alındı, hastaneye götürüldü, hastaneden getirildi, yine dövüldü, yine hastaneye götürüldü, onca dayak iziyle mahkemede tutuklandı, Metris Cezaevi'ne kondu. İddiaya göre, binlerce meslektaşı "yargısız infaz sayılan oda hapisleri ve kötü muamele"den mağdur bir astsubay ile infaz koruma memurları dayak ve işkence "prosedürü" uyguladı. Bayram gelmişti neyine. Mecburen yine hastaneye.
Sonra... dediler ki... "Öldü."
Bu kadar işte.
Hukuk devletinin bir farkı olmalıydı. "Oldu".
umur talu

Pazartesi, Ekim 6

sonra yapılacak tek şey var

" Önemli oyun yazarı, şair ve öykücü Wolfgang Borchert 1947’de 26 yaşında öldüğünde, ardında bir de ‘Sonra Yapılacak Tek Şey Var’ şiirini bırakmıştı. Askere alınıp gönderildiği Rus cephesinde 1942’de ağır yaralanmış, daha sonra da Nazizme karşı yazdıkları nedeniyle hapislerde çürümüştü. Ancak 1945’te ordudan kaçabildi. O şiiri Celal Üster çevirisinden bir kez daha birlikte okuyalım:

'SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR
Sen. Makinenin başındaki adam, atölyedeki adam. Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız. Yarın sana el bombalarını doldurmanı ve keskin nişancı tüfeklerine dürbün takmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Fabrika sahibi. Yarın sana talk pudrası ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Yarın sana eski yaşamı yok edecek yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!
Sen. Odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!
Sen. Hastasının başındaki hekim. Yarın sana cepheye gönderilecekler için sağlam raporu yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Kürsüdeki rahip. Yarın sana cinayeti kutsamanı ve savaşa övgüler yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Gemideki kaptan. Yarın sana buğday taşımayı bırakıp tank ve top taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Havaalanındaki pilot. Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden bombalar yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Yarın sana asker üniformaları dikmeye başlamanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Cübbesinin içindeki yargıç. Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Tren istasyonundaki. Yarın sana cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkması için sinyal vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Köydeki. Sen. Kentteki. Yarın askere alma belgeleriyle kapına dikilirlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!
Sen. Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana, sen San Fransisco’daki ve Londra’daki ana. Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana. Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, Kahire’deki ve Oslo’daki ana; yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları, yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!.. Analar, HAYIR deyin!
Çünkü hayır demezseniz analar, eğer hayır demezseniz, işte o zaman, Pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde iniltiler çıkaran koca gemiler suskunluğa bürünecekler ve su almış dev mamut kadavraları gibi, rıhtımların yosun ve midye bağlamış, ölgün, ıssız duvarları önünde miskin miskin yalpalayacaklar; daha önce ışıltılar saçan o görkemli gövdelerden, bir balık mezarlığı gibi, çürük, sayrı, ölü kokular yayılacak...
Tramvaylar, iç karartıcı, aynalı kuş kafesleri gibi eğrilip bükülecekler ve bombaların açtığı çukurlarla kaplı, yitik sokaklardaki damları delik deşik barakaların ardında, teller ve rayların şaşkın çelik iskeletlerinin yanı başında, patlamış taç yaprakları gibi öylece uzanacaklar...
Çamur rengi, ağır, kurşun gibi bir sessizlik ortalıkta kol gezecek; tüm oburluğuyla büyüyerek, okullara, üniversitelere, tiyatrolara, spor alanlarına, çocuk bahçelerine ürkünç, açgözlü ve önlenemez bir biçimde çöreklenecek...
Bunların hepsi olacak...
Altın sarısı, sulu üzümler bakımsız yamaçlarda çürüyecek, pirinçler kıraç topraklarda kuruyacak, patatesler sürülmüş tarlalarda donacak, ölü sığırların kaskatı kesilmiş bacakları ters çevrilmiş süt sağma tabureleri gibi göğe dikilecek....
Enstitülerde, büyük hekimlerin dahice buluşları çürüyüp küf tutacak....
Son un çuvalları, son çilek reçeli kavanozları, balkabakları ve vişne suları mutfaklarda, odalarda, kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda bozulup heba olacak; devrilmiş masaların altındaki, paramparça tabaklardaki ekmek küf bağlayacak, erimiş tereyağlar arap sabunu gibi kokacak; tarlalardaki ekinler, paslanmış sabanların yanı başında bozguna uğramış bir ordu gibi boyunlarını bükecekler; fabrikaların çimenle örtülü tüten bacaları un ufak olacak....
Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken şu korkunç soruyu soracak: NEDEN? Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek,yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin molozları arasında yok olacak, girilmez yer altı sığınaklarına
çarpıp parçalanacak. Son hayvan-insanın son hayvansı çığlığı hiç duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde boğulacak....
Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece, eğer... eğer... eğer... HAYIR demezseniz!' "

yıldırım türkerin yazısından, radikal

Pazartesi, Eylül 29

inkâr beğendi

"... İçişleri Bakanı'na, 'Nevruz'da Hakkâri'de polislerce kolu bükülen bükülen bükülen çocuk'u sordu muhalefet milletvekili.
Bakan dedi ki, 'İşkence yoktur. Şikâyet yoktur. Soruşturma yoktur.'
Az kalsın diyecekti ki, 'Çocuk da yoktur.'

Memlekette, 'şikâyet' olduğunda mutlaka devlet ve devlet gibi güçlüler karşısında hakkını alırsın, adaleti bulabilirsin zaten!
Öyle mühimdir şikâyetin olup olmaması.
Oysa çocuğun babası 'Şikâyetimiz var' da diyor.
O bir yana, bakanın gözlükleri de var; görüntüler orada duruyor.
Ama muhtemelen bizde görev anlayışı şöyle olabiliyor:
Bakan kendi memurunu koruyacak, kollayacak önce; memurunun mağdurunu değil.
Memurunu korumak da şöyle:
Çalışan olarak hakkını, hukukunu, geçim koşullarını, angarya iş yükünden bunalmamasını filan dert etmeyeceksin.
Zanlı ise, suçlu ise kollayacaksın.
Kırılası diye bellediğin kolları bükmüşse, alınası normaldir sandığın canları yok etmişse, koruyacaksın.
13 yaşında bir çocuk delik deşik edildiğinde de...
14 yaşında bir çocuğun kolu ikiye bölündüğünde de...
12 yaşında bir çocuğun gözü plastik mermiyle alındığında da.
Çünkü bu çocuklar 'potansiyel suçlu' sayılıyor ve ne acı ki, alınmış canları, çıkarılmış gözleri, bükülmüş kolları 'potansiyel suçun fiili cezası' olarak tescilleniyor... "
umur talu'nun yazısının tamamı, sabah

Pazar, Eylül 28

bağımsız ama düğümlü gazeteci

"... Şıracılar ile bozacılar bazen kapışıyor.
Birbirlerinin yolsuzluğunu, usulsüzlüğünü, brifingçiliğini, yardakçılığını, yandaşlığını, tacirliğini, ecirliğini, katipliğini filan kınıyorlar.
Kınama ne kelime; küfür, kıyamet bindiriyorlar.
Balık hafızamız, en son ne duyduysa onunla "muhakeme, yargı" oluşturuyor.
Daha önceki unutuluyor, suçlayanın kirli çamaşırı kurutuluyor, her keşifte yeniden "Amerika" deniyor.
Sadece balık hafıza değil; aynı zamanda hastalıklı bir ayrımcılık.
Herkes arızayı, tiksindiriciliği, sapmayı, çürümeyi sadece "karşı olduğu taraf"ta buluyor.
Aslında, "karşı taraf" dedikleri, farklı surette aynı karakter, aynı kir, aynı pas, aynı ruh sefilliği, aynı vicdan erozyonu, aynı mesleki karartma, aynı tefessüh, aynı kanal, aynı pozisyon, aynı kanalizasyon... "
umur talu'nun yazısının tamamı, sabah

Cuma, Eylül 26

kotlar beyazlıyor, hayatlar kararıyor

daha önce şu yazıda kot taşlama işçilerinin başlarına gelenlerden bahsedilmişti, şimdiyse kottaslama.org'da yayınlanan aşağıdaki boykot metnini okumanız ve bu çalışanları anlamanız dileğiyle...


"KOT TAŞLAMA, SATMA, ALMA
BOYKOTA KATIL!

Şirketlerin kot taşlama katliamını artık bilmeyen yok.
Haberlerde çıktı kot taşlama işçileri, tv kanalları onların üzerinden reyting yaptılar.
Gazetelerde boy boy resimleri çıktı, sayfa sayfa haber oldular, gazetelerin de tirajı arttı.
Şimdi herkesin haberi var ama işçilerin durumunda hiçbir değişiklik yok.
Devletin bu katliama karşı bir şey yapacağını düşünmek ahmaklık olurdu.
Öyle ya önemli olan ihracatımız, gayrisafi milli hasılamız, patronların cebine dolan dolarlar, eurolar…
Zaten patronlarla yönetenler aynı şebekenin elemanları değil mi.
Komşuda pişer bakanlara, müsteşarlara da düşer.

Katiller tezgahı çok iyi kurmuşlar, işçiler mahkemeler önünde ya da başka mercilerde ne bir sağlık güvencesi hakkı ne de tazminat alabiliyorlar.
Çünkü sigortasız oldukları için bu işte çalıştıklarını ispat edemiyorlar.
Hastalıktan dolayı başka bir işte çalışamıyorlar, yetmezmiş gibi ilaçlarını dahi alamıyorlar.

Burada iş hepimize düşüyor, zaman dayanışmamızı gösterme zamanı.
Zaman gözünü para hırsı bürümüş patronlara ve onların suç ortaklarına karşı çaresiz olmadığımızı sessiz kalmayacağımızı göstermenin zamanı.

Çünkü hepimiz öyle ya da böyle aynı çarkın dişlileri altında eziliyoruz.
Biz bu katliamları yapanlara, ezenlere, sömürenlere insanların hayatlarıyla oynayıp sonrada “biz lazerli sisteme geçtik” deyip işin içinden sıyrılmanın bu kadar kolay olmadığını gösterebiliriz.

Nasıl mı?
Bu şirketlerden taşlanmış ya da taşlanmamış kot ya da başka bir ürün satın almayarak ve bu tavrımızı çevremizde yaygınlaştırarak!

Eğer bunu başarabilirsek;
Hem bu katillere yaptıklarının bedelinin bir kısmını ödetmiş olacağız, hem de bir daha böyle bir şey yapacak olanlar bir kere değil bin kere daha düşünmek zorunda kalacak.

KOT TAŞLAMA, SATMA, ALMA
BOYKOTA KATIL!

kottaslaMA.org"

Çarşamba, Eylül 24

bebek ölümleri

"Ekrandaki renkli yazı giderek büyüyor: "Esrarengiz bebek ölümleri!" "Çok yakında sinemalarda" tonunda bir ses devam ediyor:
"13 bebek neden öldü?!"
Zonk zonk zonk, yazılar gidip geliyor. Genç bir anne ve baba yan yana oturtulmuş, şaşkın şaşkın kameraya bakıyorlar, bakmamaya çalışıyorlar. İnsanların çocukları ölmüş, bir de "artizlik" yaptırıyorlar. En sonunda da reklam başlıyor:
"Bebekleri ölen çift Sabahların Sultanı’nda!"
Dün sabah yani, insanlar acılarını iki reklam arasına dolgu malzemesi yapmak zorunda bırakıldılar. Hem reklamverenler kazandı hem programcılar hem de 24 saat içinde hastanede 13 bebek ölümünün "esrarengiz" olarak paketlenmesiyle sorumluluktan kurtulan Sağlık Bakanlığı. "Win win win (kazan kazan kazan)" bir bebek ölümü vakası!

Esrarsız bebekler
Önceki gün, İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yeni Doğan Ünitesi’nde 24 saat içinde 13 bebek öldü. Heyetler, savcılar nedenini araştıracak. Ben size onların söylemeyeceklerini söyleyeyim. Bizim bebeklerimiz niye ölüyor, anlatayım.
Doktorlar, yürümeyi sevdikleri için yürüyüş yapmıyorlar yıllardır. Özellikle AKP döneminde metalaşan sağlığın, insan onuruna yakışan bir biçimde yeniden düzenlenmesi için bağırıp duruyorlar. Başbakan doktorlar ne zaman gösteri yapsa "Bunlar işini yapmıyor, daha fazla para istiyorlar" demeye getiriyor.
Oysa doktorlar 1980’lerde başlayan ama AKP’nin "Sağlık Reformu" ile tamamen dükkânlaştırılan hastanelerin insan yiyen makineler olmasını engellemeye çalışıyorlar.

Esnaflaştırılan doktor
Geçenlerde ameliyat olan bir arkadaşımın "Kaçak et mezbahası gibi olmuş" dediği hastanelerin bu hale gelişinin nedeni siyasi iktidar. Başbakan’ın talimatıyla "Hasta, kapıdan çevrilmeyecek" dendiği için kuvözlerde üç bebek birden yatıyor. O üç bebek birden yattığı için hastane enfeksiyonu 13 bebeği birden öldürebiliyor.
Esnaf ve tüccarların iktidarı olan bu hükümet, doktorları esnaflaştırdığı, hastaneleri ticarethaneye dönüştürdüğü için bebekler ölüyor. Başbakanımız kürsülerden "Üç çocuk yapın" gibi sorumsuz açıklamalar yaptığı için...
Bu hükümet doktorlara, bilime, üniversitelere açıktan bir savaş başlattığı için, bütün bebeklerin akıbetini Allah’a bıraktığı için... Dükkân haline getirilen hastanelerde bütün işler dayı oğlu, amca çocuğu taşeronlara yaptırıldığı için, AKP destekçileri sermayeyi ele geçireceğiz diye canhıraş çabaladığı, çabalarken hırstan gözleri karardığı için bebekler ölüyor...

Şükret ve dans et!
Bu bebeklerin vebalini boynunda hissetmeyen siyasetçiler yüzünden bebekler ölüyor. Sağlık Bakanı hâlâ istifa etmediği için... Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim hastanelerinde uzman eğitilmediği ve personel yetiştirilmediği için...
Ve sonra, en sonunda, ölü bebeklerinin hesabını sormayan insanlar, dualarla yardım kömürünü, ekmeğini alıp, şükredip şükredip şükredip, şükürlerin sonuna gelince iki çiftetelli arasına acısını malzeme yapmak üzere televizyona çıkarılıyor. Sonra reklamlar giriyor. Birileri hep para kazanıyor, diğer birilerinin ise hep bebekleri ölüyor."
ece temelkuran, milliyet