Cumartesi, Haziran 28

türkiye:98 almanya:0, tuzla 2008

buna cafekonomi'de rastladım, ordan aynen alıorum :
"Yeşil sahada ezemedik ama işçi ölümleri liginde açık ara fark attığımız kesin. Çeşitli örgütlerin yaptığı listelerin ya başında ya da dibindeyiz. İş kazalarında Avrupa lideri - dünya üçüncü, trafik kazalarında Avrupa lideri-dünya ikincisiyiz. Hep başı çekecek değiliz tabi.Örneğin; bir Japon bir yılda ortalama 25 kitap, bir İsviçreli 10 kitap, bir Fransız 7 kitap okuyor. Türkiye’de ise 6 kişi yılda 1 bir kitap okuyor. Televizyon izleme sürelerinde de dünyanın tepesindeyiz günde 4 saat ortalama ile.Bir çocuk yılda 900 saati okulda, 1500 saati televizyon karşısında geçiriyor.

Liste uzadıkça uzuyor ama yüzümüz kızarmadığı için fazla uzatmaya gerek yok. Ne zaman iyi listelerin ortalarında yer almaya başlarız o zaman birşeylerin değiştiğini de görmeye başlarız. Bizim ömrümüz yetmez de…"

subcomandante marcos

Marcos'un gay olduğu iddiasına cevabı, eskidir bayaa, ama burda bulunsun istedim. ( aslında metnin bikaç versiyonu var nette, ben aşşağıda adresini verdiğim versiyonu kullandım )

"Evet, Marcos gaydir.Marcos San fransiscoda bir gay, güney afrikada bir zenci, avrupada bir asyalı, san ysidroda bir chicano, ispanyada bir anarşist, israilde bir filistinli, san cristobal sokaklarında bir maya yerlisi, almanyada bir yahudi, polonyada bir çingene, quebecte bir mohawk, bosnada bir barış yanlısı, saat 10da metroda tek başına bir kadın, topraksız bir köylü, gecekondu mahallesinde bir çete üyesi, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, ve tabii ki dağlarda bir zapatista.

Marcos tüm sömürülen, kenara itilen, bastırılmış azınlıklardır ve 'yeter' diyor. O şimdi konuşmaya başlayan tüm azınlıklardır ve tüm çoğunluklar susup, dinlemeli. O müsamaha gösterilmeyen ve sesini duyurmak için bir yol arayan tüm topluluklardır. marcos gücü ve onu elinde bulunduranların vicdanını rahatsız eden herşeydir, marcos işte budur. "

bu da orjinal metin*,

“Yes, Marcos is gay. Marcos is gay in San Francisco Black in South Africa an Asian in Europe, a Chicano in San Ysidro, an anarchist in Spain, a Palestinian in Israel, a Mayan Indian in the streets of San Cristobal, a Jew in Germany, a Gypsy in Poland, a Mohawk in Quebec, a pacifist in Bosnia, a single woman on the Metro at 10pm a peasant without land, a gang member in the slums, an unemployed worker, an unhappy student and, of course, a Zapatista in the mountains.

Marcos is all the exploited, marginalised, oppressed minorities resisting and saying `Enough'. He is every minority who is now beginning to speak and every majority that must shut up and listen. He is every untolerated group searching for a way to speak. Everything that makes power and the good consciences of those in power uncomfortable -- this is Marcos.”

* greenleft.org

** başka bi versiyonu


Cuma, Haziran 27

les jours tristes

it's hard, hard not to sit on your hands
and bury your head in the sand
hard not to make other plans
and claim that you've done all you can all along
and life must go on

it's hard, hard to stand up for what's right
and bring home the bacon each night
hard not to break down and cry
when every idea that you've tried has been wrong
but you must carry on

it's hard but you know it's worth the fight
'cause you know you've got the truth on your side
when the accusations fly, hold tight
don't be afraid of what they'll say
who cares what cowards think, anyway
they will understand one day, one day

it's hard, hard when you're here all alone
and everyone else has gone home
harder to know right from wrong
when all objectivities gone
and it's gone
but you still carry on

'cause you, you are the only one left
and you've got to clean up this mess
you know you'll end up like the rest
bitter and twisted, unless
you stay strong and you carry on

neil hannon- yann tiersen

imeem'de "burdan bi ses gelio" listesinde ilk sıradaki parçanın sözleri

Bir kadın Galata Köprüsü’nde balık tutunca...

"28 yaşında bir kadın Galata Köprüsü’nde kendi başına balık tutabilir mi? Tabii ki tutamaz. Haliç kenarında ve Galata Köprüsü üzerinde balık tutanlar arasında pek az kadın gördüm.
Galata Köprüsü’ndeki güvenlik görevlisi Gökhan Gülbahar da daha önce bölgede balık tutan kadına rastlamadığı için olacak ki balık tutan kadını görünce heyecanlanmış. Onu süzmeye başlamış. Bu arada onun giyim kuşamını da erkek balıkçılarla birlikte denetlemiş. Bu ‘denetim’ sonucunda iki çocuk annesi Gülcan Köse’nin üzerindeki tişörtün şeffaf olduğunu saptamış. Çevreye karşı hareketlerini de ‘hayasızca’ bulmuş.
Olaydan haberdar edilen polisler Köse’yi savcılığa sevk etmişler. Hakkında kamu davası açılmış. Böylece Galata Köprüsü gibi her milletten turistin gelip geçtiği bir mekânda, bir Türk kadınının ‘müstehcen giysiler’le hepimizi utandıran bir görüntü vermesinin önüne geçmişler. Türk Ahlak Tarihi, onları saygıyla anacaktır..."

"Gülcan Köse, Galata Köprüsü’ndeki olayın 12 Haziran 2007 tarihinde iki güvenlik görevlisinin laf atmasıyla başladığını söylüyor. Kendisine karakolda tacizde bulunulduğuna dair şikâyetçi olmuş, başına gelenleri gazetecilere de anlatmış ve yaşadıklarını şöyle özetlemişti:
Polisler onu önce Küçükpazar Karakolu’na götürüyorlar. Orada iki saat tuttuktan sonra ifadesini almadan Sirkeci’ye götürüyoruz diyerek Sarayburnu’na götürüyorlar. Orada bir otoparkta tutuyorlar. Dört-beş saat sonra Eminönü’nde bırakıyorlar. Bu arada ’Hiçbir karakola gitme, kimliğin bizde. Sabah çok kötü şeyler yaparız’diyerek tehditlerini sürdürüyorlar. Buna rağmen Gülcan Köse hakkını aramaya karar veriyor. Sirkeci Polis Merkezi’ne gidip şikâyette bulunuyor. Köse’yi bırakan polisler bu kez Sirkeci’ye gelip onu dövüyorlar, içlerinden biri de karakolun içinde ona tabanca çekiyor. Köse, yediği dayaktan bayılıyor, hastaneye kaldırılıyor. Darp ve işkenceye uğradığını belirten ‘boynunda iz, dudakta patlak’ yazan hastane raporunu da mahkemeye sunuyor.
Bu ifadelere rağmen Gülcan Köse ‘hayasızlık’tan mahkûm ediliyor.
Yargının, güvenlik kuvvetlerinin bizi ‘şeriat’, ‘gericilik’, ‘dini bağnazlık’ gibi tehlikelere karşı koruduğu yönünde her gün sayfalar dolusu yorumlar yazılıyor..."

oral çalışlar'ın yazısının tamamı için

Perşembe, Haziran 26

bu amca kesin akp'ye oy verdi !

dün itü'nün havuzuna gittim, o sırada çocukların çalışması bitmiş, gitmeye hazırlanıyorlar. 10-12 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim çocuklar bunlar. ben hazırlanırken, çocuklar kendi aralarında konuşuyorlardı. bir ara yerleri temizleyen amca çocuklar heryerdeyken zorlandığı için, çocukların ne kadar yavaş çıktıklarından şikayetçi oldu. bunun üzerine çocuklar amcayı biraz zorladı tabii, buraya kadar normal, bişi yok. ama sonra konusmanın bi yerinde, çocuklardan bi tanesi "bu amca kesin akp'ye oy vermiştir" dedi. yanımda sonradan itü'de hoca olduğunu öğrendiğim beyefendi şaşkınlık içinde bana döndü baktı, güldüm. ne hissetmem gerektiğini bilemedim. ama burda bi gariplik yok mu? tamam bu çocukların aileleri çeşitli kamplara ayrıldı, bazısı laikçi oldu, bazısı akp'ci anladık, ama bu çocukların o kamplarda ne işi var, nasıl bir kutuplaşmanın işaretleri bunlar. "göbeğini kaşıyan adam" lardan bahseden gazetecileri, siyasetçileri gördük ama çocuklar da artık bu kalıplarla etraflarına baktıklarında, gördükleri tek şey çatışma olmayacak mı?
bu yaşam tarzı çekişmesi çocuklara kadar indiyse bizi daha yıllarca zorlayacak demektir, hani haberlerde uyuşturucu kullanma yaşı bilmem kaça indi denir ya, çok düştüyse bi tedirgin oluruz, bugun biraz öle hissettim sanki. umarım fazla kötümser yaklaşmışımdır :) umarım böyle devam etmez...
burdan çocuklar güncel siyasi tartısmalara geçtiler, akp'nin kapatma davası ve sebeplerine, yeteri kadar büyük olsalardı hangi partiye oy vereceklerine, kimin hangi akrabalarının akp'ye oy verdiğine kadar konuşuldu.

Çarşamba, Haziran 25

‘Hayata dönüş’ acısı...

"...Tam 20 cezaevini kapsayan ‘insanlık dışı’, ‘vahşi’ eylemi planlayan iktidar, insanların öldüğü ve onlarcasının sakat kaldığı bu operasyona ‘Hayata Dönüş’ adını vererek, devletimizin hayatla, yaşamla ilişkisini göstermişti.
Operasyon sırasında medyamız hiç parlak bir görüntü çizmemişti. Gazeteci meslektaşlarımızın büyük çoğunluğu operasyonu yapan güvenlik güçlerinin her dediğini gerçekmiş gibi kabul eden, hatta onların anlattıklarını bile abartarak kamuoyuna yansıtan kötü bir gazetecilik çizgisi izlemişlerdi.
O günleri hatırlayalım: Gazete ve TV haberlerine göre; ölümlerin hepsi; içeriden
ateş eden ve militanların kendilerini yakmaları için talimat veren örgütlerce gerçekleştirilmişti. Kısa bir süre sonra yalanlar ortaya çıktı. Ölen 32 kişinin çoğu jandarmanın ateşiyle veya jandarmanın koğuşlara attığı yakıcı gazlar yüzünden can vermişti. Bilirkişi raporları ve savcılık soruşturması bu acı gerçeği ortaya çıkarmıştı.
Adalet Bakanlığı’nın bu raporlara tepkisi, cinayetleri ortaya çıkaran savcıları başka illere tayin etmek oldu. Tabii bu raporların sonunda kaçınılmaz olarak olaya karışan kamu görevlileri hakkında dava da açıldı. Dava açıldı da ne oldu?..."

"Gazetelere dün yansıyan haberlere göre 32 kişinin ölümünden, yüzlerce kişinin yaralanmasından, 20 cezaevini harabeye çevirmekten sorumlu güvenlik görevlilerinden yalnızca Bayrampaşa Cezaevi’ndeki olaylardan sorumlu olanlar yargılanmış, 7 yıl süren ve 11 hâkimin değiştiği Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam eden davada 1600 güvenlik görevlisi ‘zamanaşımı’ndan aklanmıştı. Zamanaşımından aklanmak ne demek? Suçlu olup olmadıklarını saptamaya zamanımız yetmedi. O nedenle onları suçsuz sayıyoruz demek."
"...O zaman görüştüğümüz bir bakan bize açıkça, devlet içindeki bazı kuvvetlerin cezaevlerine saldırmak istediğini ifade etmiş ve bu korkusunu bizimle paylaşmıştı..."
Oral Çalışlar'ın yazısının tamamı için

adı murat, 33 yaşında

"...Adı Murat. 33 yaşında. Sağdan soldan muhabbet başladı. Fabrikadan zar zor izin almış eve gitmek için. Normalde evi uzak olduğundan 15 günde bir gidiyormuş.
Ev sahibi annesi ve karısıyla tartışıyormuş. Evden çıkarmak istiyormuş. Annesi sık sık telefonla arıyor, Murat da annesini sakinleştiriyormuş.
Sonra bir sitem başladı anlatmaya. Düzce depreminde babasını ve kız kardeşini kaybetmiş. Annesine o günden beri bakıyor, bir de karısı ve yeni doğmuş bir çocuğu var.
Çocuk doğuştan böbrek hastasıymış. Murat fabrikada çalıştığından sigortalı. Çocuğun tüm diyaliz masrafları karşılanıyor ancak hortum parasını Murat ödüyor (75 YTL). Ayda eline geçen para 412 YTL. Bunun 200'ü kira. Dolayısıyla hortum paralarına yüklenince son 2 aylık kirayı ödeyememiş. 'Nerelere baş vurmadım ki' diyor. Kaymakam, bakanlık, vali...
Hatta vali odasından kovmuş bir münakaşa sonucu.

Bu arada, Murat, İlahiyat mezunu. Fakat yemekhane ve yatak borcu ve bir de diploma parasını veremediği için diplomasını alamıyor.
Bunlar
toplam 750 YTL tutuyormuş. Diploması olsa devlet ev veriyormuş imamlara ve 1000 YTL maaş. Yani Murat'ın hayat standardı için yeterli.
Ayrıca çocuğuna böbrek bulmuş, fakat yeterli parayı veremeyince nakil gerçekleşmemiş.
Abi kısacası ben 22 yaşımdayım, bugün 10 yaş olgunlaştım. Koca adam yanımda hüngür hüngür ağladı. 'Böyle yaşamlar da var' dedim, kendi kendime. Adamın doğru söylediğinden yüzde yüz eminim..."

"...Hemen arkadaşım Aydın Şentürk'ü buldum, bölge muhabirlerini seferber etti.
Murat'a ulaştık ama çok geç kalmıştık.
Murat doğru söylüyordu ve 9 yaşındaki yavrusunu o gün kaybetmişti.
Kızgın ve kırgındı, konuşmak bile istemiyordu..."
ergun babahan'ın bugunkü yazısından

Salı, Haziran 24

ogame oynarken deliren alman velet


aslında bayaa eski bi video bu, ben şimdi ekşisözlüğü gezerken rastladım, bulunsun dedim :) klavyesi de sağlammış

bu yazı bitmedi aman dikkat

ana sayfada ne olduğu biraz daha belli olsun istedim veee uzun yazıları özet halinde ana sayfada bulundurayım diye düşündüm, yazının tamamını okumak için yazının sonundaki "bu yazı bitmedi aman dikkat" linkini tıklamanız yeterli :) henuz o linkleri zaten kısa olan yazılardan kaldırmanın bi yolunu bulamadım, yakında buluruz.
yan tarafa da bi anket iliştirdik bu vesileyle

Nah öyle!

yazıda da geçen umur talu'nun başlık için düşündüğü alternatifi kullandım posta başlık olarak

"...Sevgili okur, sevgili vatandaş...

İtirazım yok: Kutsal gördüğünüz dini, milli, etnik, laik kimliklerle filan keskin cephelere bölündünüz.
Ve bu arada, memlekette "köle düzeni" hüküm sürmekte.
İşsiz bırakırken köleci, çalıştırırken köleci, borç verip hayatını rehin alırken köleci.
Alttakinin üstüne abanan, asıl ilkeleri her gün çiğnenen bir cumhuriyet, demokrasi, anayasa, hukuk, ahlak, sosyal devlet vesaire.


Acı olan şu:
Hangi cephede iseniz...
Cumhuriyet aslında bu olmamalıydı!
Demokrasi aslında bu olmamalıydı!
Hukuk aslında bu olmamalıydı!
"Piyasa" böyle işliyor ama.
"Düzen" böyle.
İktidar böyle olunuyor.
Her türlü iktidar ve güç böyle. ..."


"...Şunda ısrarlıyım:
Esas sorunumuz...
Cumhuriyetçi geçinenlerin aslında cumhuriyetçi olmaması.
Demokratlık iddiasındakilerin aslında demokrat olmaması.
Hukuktan dem vuranların esaslı bir hak ve hakkaniyet ilkesi ile kültürü olmaması.
Ahlaktan dem vuranların esastan bir vicdanının olmaması.
Biz bu büyük yalanların müritleri yahut kitleleriyiz.
Büyük yalanı fark etmeden, ona harbiden itiraz etmeden, birbirimizi yiyebiliriz!"
umur talu, 24 haziran, "Cumhuriyet, demokrasi, hukuk alttakinin hakkının gözetilmesi olmalıydı!"

Pazartesi, Haziran 23

ve spartaküs dedi ki :

"bugüne kadar efendilerimiz için yaşadık, yarın kendimiz için öleceğiz. işte özgürlük budur."
savaşçılar: spartaküs, ntv

Gogol Bordello Sulukule’de

ntvmsnbcdeki haberden:

"22 Haziran gecesi One Love Festivali’nin kapanış konserinde, Gogol Bordello grubunun solisti Eugene Hutz, final parçasından önce yaptığı kısa konuşmada Sulukule’ye desteğini binlerce kişiye şu sözlerle duyurmuştu:

“İstanbul’la ilgili, sizin şehrinizle ilgili üzücü bir sey söylemek istiyorum... Sulukule ile ilgili... Sulukule’de olanlar başka birçok yerde, dünyanın her yerinde oluyor. İnsanları yerlerinden sürüp daha fazla McDonalds, daha fazla otel zinciri mi istersiniz, yoksa tarihinizi, kültürünüzü korumak, sürdürmek mi? Seçim sizin... ”
Gogol Bordello’nun lideri konserde ünlü parçaları “Baro Foro”yu da Sulukulelilere ithaf etmişti.
Grup yarın 12.30’da Sulukule’yi ziyaret edecek ve Sulukulelilerin yanında olduklarını bir kez daha gösterecek. "

insan hayatı


bugunkü radikalden,
" 20 yaşındaki Metin, tersanede yüksekten düşme sonucu ölmüştü. 45 liralık emniyet kemeri olsa bugün yaşayacaktı. İşçilerden esirgenen güvenlik malzemelerinin işçi başı maliyeti 88 YTL... "


haberin devamı için

Irak


"... benim ırak savaşında hiçbir çıkış stratejim olmadığı konusunda yanılanlar için..."
caglecartoons

shantel, one love fest vb.

pazar günü one love'daydık. shantel muhteşemdi, topluluğu coşturdu,herkes biyerlerde zıplıyordu :) ve hatta benim normalde pek hazzetmediğim gogol bordello bile iyiydi.
shantel'den hemen önce sahneye çıkan miss platnum da bizi shantele hazırlama konusunda çok başarılıydı.
gogol bordello konserin sonlarına doğru bi sulukule vurgusu yaptı, "sulukuleye sahip çıkın, her yerin mc donalds olmasını istemiyorsanız" şeklinde.

bu arada orda yemek kısmında saatlerce dumanların arasında çalışan insanlar için ne kadar işe yaradığı belli olmayan bi vantilatör dışında hiç bi önlem düşünülmemişti gördüğüm kadarıyla, biz orda 5-10 dk sıra beklerken bile yoğun bi duman içinde kaldık, içerde o ocakların başında saatlerce kalan insanların durumu allah bilir nasıldır. adana falan hazırlanan ocağın başındaki insanlar dumandan nerdeyse görünmüyordu, öle bi dumandan bahsediyorum.




Give Me The Food - Miss Platnum

bunlardan önce babazula'nın sahnede anlattıgı hikayelerden 2sine maruz kaldık ki devamı varmıydı bilemiyorum ordan uzaklastık derhal. ilkinde cocukluk yıllarından başladı, komşularının duyarsızlığına (orda bi .ok meselesi de geçti detayları pek önemli diil) girdi sonra taşındılar :) yeni taşındıkları yerde dedesinin 6-7 eylul olayları sırasında gösterdiği kahramanlıktan da iyi komşuya bağladı işi. burda hikayenin derdini anladık, bunlar olurken de arkada bişiler çalıo ki sanırsam bu bir şarkı :P
sonraki hikaye makedonyadan geldi, büyük iskender hocasıyla konustu "hocam senin hocan nerde?" gibi "kelime oyunlu cin sorular" sordu aristo'ya, kalkıp anadoluya geldiler falan ama hikaye bitmedi galiba, ben sonraki şarkıda devam eder sandım, gel gör ki sonraki hikaye yine çocukluk döneminden geldi ve limoncu temalı oldu ki orası kaçtıgımız yerdir.

konser bitti çıktık servis sırasındayız, önde bi kız yanında kaynamaya çalışanları bi uyardı önce, baktı sallamadılar bağırdı, biz de bi grup alkışladık kızı, sonra kız halaa sıranın yanında olan çocugu alkışlardan aldığı gazla çok fena azarladı. o çocukları bi daha göremedik. sonradan duydugumuza göre en son azarlanan çocuk galiba yabancıymıs, kaynamaya çalışan grupla ilgisi yoktu heralde :) kızın ne dediğini anlamamıs olması muhtemel.
bunlar olurken hemen arkadan baska bi kızın öndeki "bağran,çağran ama hakkımızı koruyan" kıza yönelik nefretini ifade ettiği, anafikri öndeki kızın susturulması olan cümleleri şimdi burda alıntılamam ayıp olur. konuyla ilgili elif şafak derki :) "kadının kadına ettiğinden çok korkacaksın" ya da kısaca kadın kadının kurdudur.
taksime döndük, yürüyoruz, o arada yola yakın biyerde bi öküzle bi kız arasında kısa süren bi kavga oldu. "öküz" yanındaki kızın çantasını, telefonunu falan kıza fırlattı sonra bi de kıza vurup, ortadan kayboldu. kızın dağılan eşyalarını falan toplamasına yardım ettik, sonra polis geldi ama kız şikayetçi olmak istemedi...

Cuma, Haziran 20

Tuzla'dan mektup var

umur talu' nun bugünkü yazısından

"Sayın Umur Talu; Tuzla'dan yine merhaba;
16 Haziran grevinin ardından size Tuzla'dan, burada da bulunan 'muhafazakar, milliyetçi, cumhuriyetçi, sosyal demokrat, liberal, çağdaş, maneviyatçı, laik ittifak'ın 'sosyal demokrat kanadı'ndan haber vermek istedim.
Okumuşsunuzdur, grevde Limter-İş Başkanı Cem Dinç, 'Bu grevden sonra bir arkadaşımız işten çıkarılırsa o tersanenin önünde nöbet tutacağız' demişti. Tahmin ettiği haber gecikmedi.
Grevin hemen ertesi günü, çalıştığı Umut Gemi'ye giden Niyazi Tepeli adlı işçi, gerekçesiz olarak işten çıkarıldığını öğrendi.
Normal mi? 'Köle düzeni'nde belki.
Ama olayı acıklı kılan taşeronun kendisi.
Umut Gemi'yi hatırlarsınız belki. Sahibi CHP Tuzla İlçe Başkanı. Kendisi AKP'li İstanbul Tersanesi sahibinin taşeronu.

Müfettişler orada elektrik çarpması sonucu ölen Cengiz Tatlı'yı (daha doğrusu cesedini), 'Madem kabloların ortada olduğunu görüyorsun, niye dikkat etmiyorsun' diyerek yüzde 30 suçlu bulmuştu.
Niyazi Tepeli greve katılan ve tersane işçilerinin çıkardığı Baret Gazetesi'nde yayın yönetmenliği yapan gencecik bir çocuk.
Bir acıklı durum daha: CHP milletvekilleri Mehmet Sevigen ve Çetin Soysal ile İl Başkanı Gürsel Tekin de o gün grevdeydi.
Yani bu durumda şöyle oluyor:
Milletvekillerinin daha önceki açıklamalarındaki tanımla, 'Tanırız, çağdaş, sosyal demokrat, iyi çocuktur Hasan', kendi partisinin milletvekilleri ve il başkanının girip desteklediği bir eyleme katıldığı için işçisini kovuyor.
Hadi bunlar tamam da, bu hayatta 'Umut' bile kirleniyor ya, ona yanıyorum.
Saygı ve sevgilerimle
Halil Özen
Çağdaş Tuzla Gazetesi"

Perşembe, Haziran 19

tuzla helikopterden nasıl görünüyor ?

Haber ntvmsnbc'den
"Başbakan Tayyip Erdoğan, sabah Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve öteki ilgililerle birlikte polis helikopterine binerek, Tuzla tersaneler bölgesinde yaklaşık 1 saat havadan inceleme yaptı. Erdoğan daha sonra beraberindekilerle değerlendirme toplantısı yapmak üzere Dolmabahçe’deki ofisine geçti. Toplantıya Deniz Ticaret Odası, TOBB ve Türk-İş’e bağlı Dok-Gemi İş sendikaları yöneticilerinden oluşan 50 kişilik bir grubun katıldığı toplantıya, tersanelerde grev yapan DİSK’e bağlı Limter-İş’in çağrılmaması dikkat çekti."

helikopterden başbakan neyi izledi bilemiyoruz tabi, ama bu "çözüm" toplantısına disk'e bağlı limter-iş in çağrılmaması anlamlı. her türlü işveren temsilcisi hiçbir şarta bağlı olmadan çağrılırken, limter-iş 16 haziranda greve gittiği için mi çağrılmadı. iş cinayetlerinin engellenmesi için, iş güvenliğinin artırılması, kanunların uygulanmasını istediği için, bunlara dikkat çekmek adına greve gittiği için mi çağrılmadı limter-iş.

iş güvenliğinden sorumlu müdürünün, bakanının baktığı yerden, "ayaklar baş olursa" yaklaşımından fazla da uzağa gidememiş başbakan. halaa grevden korkarak, hak aranmasından korkarak hangi çözüm bulunucak, başbakan lütfedip de tebaasına 1-2 iyileştirme sağlayıp durumu mu geçiştiricek.

"Gemi inşa sanayi gibi gerçekten zor şartlarda üretim yapılan bir sektörün kaydettiği takdire şayan ilerlemenin iş kazalarının sebep olduğu olumsuz iklimde boğulmasına izin vermeyeceğiz."
aman sektör boğulmasın, insanlar ölürken vurgunun yapıldığı yerde bi problem yok mu, sektördeki büyümenin faturasını ölerek işçiler mi ödeyecek ?
ve bahsedilen büyümenin ne olduğu için bkz.

"Sadece 47 tersanenin olduğu Tuzla’da ruhsatlara baktığımızda, maalesef sadece parmaklarımızın sayısını geçmeyecek ruhsat varsa, bu bizi düşündürmelidir. Bunu çözmemiz gerekiyor."
ve son olarak başbakan hükümete sesleniyor heralde, bunları çözsünler diye

Salı, Haziran 17

tuzla neyin sembolu oldu?

"... Tuzla, vermeden almanın bir tek Allah’a mahsus olduğunu, nitelikli işçi isteniyorsa nitelikli çalışma koşullarının yaratılması gerektiğini hatırlatıyor. Geniş kamuoyunda işçilerin ‘köylü, göçmen, eğitimsiz’ diye damgalanmalarına ve iş kazalarından sorumlu tutulmalarına inanan çok kalmadı. Eğer iş kazalarının nedeni ‘eğitimsiz işçiler’ ise, neden 1960’lardan itibaren Almanya’ya göçen köylü-işçiler Tuzla’daki gibi ölüp ölüp düşmediler? Örgütlü, sendikalı, güvenlikli bir sanayi sistemi içerisinde işçinin eğitim düzeyi -ne kadar elitist tanımlanırsa tanımlansın- cana kasteden sonuçlar getirmemişti. Eğer, ‘eğitimsiz işçiler’ iş kazasına neden oluyorsa, o halde Tuzla’daki tersane sahipleri, neden eğitimli ağır sanayi işçisi bulunmayan Yalova-Altınova, Samsun-Terme, Ordu-Ünye, Çanakkale-Biga gibi yerlerde yatırım yapıyor? ..."

"... Tuzla, devletin artık başka bir türlü devlet olduğunu hatırlatıyor. ‘Tuzla’da devlet yok!’ dendi. Tuzla’da devlet var! Tersaneler devletle iç içe. Tersane sahipleri ve armatörler milletvekili; tersaneler askeri ihaleler, devletten envai çeşit teşvik alıyor. İş kazalarına tepkiler olduğunda kolluk gücüyle bunlar bastırılıyor; tersane sahibi, taşeron firma üzerine aldığı işi geciktirdiğinde sözleşmeden doğan tazminatları hukuk aracılığıyla hızla alıyor. Tuzla’da girişimci liberal-muhafazakâr devlet tüm işlevleriyle varlık gösteriyor. Özel-kamu yepyeni bir form yaratmak üzere birbirine karışıyor ..."
Nevra Akdemir / Aslı Odman - yazının radikal 2 deki tamamına ulasmak için

" ... Türkiye’nin gidişatından şu veya bu nedenle kaygılarını dile getiren, sokaklara dökülen, gururla göğüslerini şişirip bayraklarını dalgalandıranlar; temsilcisi olmaya soyunduğunuz bu halkın onurunu incitmiyor mu Tuzla’da birbiri ardından ölen işçiler? İlle de şeriatten korkanlar, kölelik düzeninin böylesine fütursuzca can alması karşısında ne düşünüyor? Hükümetin şu dönemde her halükârda desteklenmesi gerektiğine inanan her şey mubahçı münevverler, Çalışma Bakanı’nın böyle korkunç bir günahla cilalı koltuğunda oturadurması karşısında bir şey demezler mi? ... "
aynı radikal 2 sayısında yıldırım türker' in yazısından

Pazar, Haziran 15

yasmin levy

14 temmuzda 15. uluslararası istanbul caz festivali kapsamında yasmin levy konseri var.
(yasmin levy kim ki ya derseniz, yanda yasmin levy'den parçalar var)

14 temmuz pazartesi, 22.00, ortaköy esma sultan yalısı

Naci En Alamo - Yasmin Levy


biletix tanıtım yazısından :
" 'Naci en Alamo', 'La Alegria' gibi kalbe işleyen şarkılarla dünyanın ilgisini toplayan Küdus doğumlu Yasmin Levy, genç yaşına rağmen Judeo-Espanyol (Ladino) şarkılarının önde gelen icracıları arasında yer alıyor. Sefarad müziğini, Endülüs flamenkosu, Ortadoğu ve Anadolu müzik geleneğiyle harmanlayan Levy, İzmir’de doğan ve sefarad kültürü araştırmalarının yanı sıra şarkı derleyiciliği yapan babası sayesinde bu müzik kültürüyle küçük yaşında tanışmış. Geçtiğimiz her üç yılda da BBC Dünya Müziği Ödülleri’ne aday gösterilen Levy, 2000’de çıkan ilk albümü "Romance & Yasmin" ve ikinci albümü "La Juderia" için Paraguay’dan İran’a kadar yayılan coğrafyadan müzisyenlerle çalıştı. Bu yıl yayınlanan ve flamenko tarafı ağır basan albümü "Mano Suave"de yer alan sanatçılar arasında, kanunu ve uduyla Mümin Sesler de bulunuyor. "

Keneye ihtiyaç yoktu!

umur talu'nun bugunkü yazısı, bişiy eklemeye gerek yok.

"... Tapular da "Müdüranım" ile "Müdürüm"e emanet.
Nasıl böyle cani yaratıklaşabiliyorsa insan, onların devlet mührü de cinayet:
Cinayet mülkün temelidir! ..."

"... Ne diyordu tersanecilerin başkanı:
Burası tekstil atölyesi değil, işçiler ölebileceklerini bilmeli!
Haksız...
Çünkü, işçiler tekstil atölyelerinde de öleceklerini, yanacaklarını, sigortasız, taşeron elinde boğulabileceklerini, Davutpaşa'larda kitle halinde kül olabileceklerini de bilmeli.
Haklı, çünkü işyeri böyle bir yer imiş meğer.
İşçiler, öleceklerini hep bilmeli!
Sürüneceklerini bilmeli, düşeceklerini, zehirleneceklerini, ezileceklerini bilmeli.
Kamyon kasalarında 12 yaşında, 14'ünde dereye dökülüp de mevsimlik köle iken dört mevsimlik ölü olacaklarını da bilmeli.
Bilmeliler ki, burası Türkiye, buradan çıkış yok! ..."

Cumartesi, Haziran 14

tuzla: ücretli köleler kampı

"... Ayrıca tersaneleri kapasitelerini sonuna kadar kullandıkları ve önemli bir büyüme kaydettiklerini söyledikleri 2005 ila 2008 yıllarındaki iş cinayetleri ise büyümenin bedelinin kime yansıdığını ortaya koymaktadır. Sendikanın eğitim uzmanı 'burada ölmenin değil yaşamanın tesadüf' olduğunu söylerken 'yetkisini ölümden ödünç almaktadır' ... "

"... Bilgisayarlarınızı, Çin malı ucuz kalemlerinizi getiren gemilerde işçiler öldükçe artan ticaret hacminden kimin hangi payı aldığı açıklık kazanmaktadır."

Bu cümleleri, Nevra Akdemir* 'in doğudan dergisinin mayıs-haziran sayısında yayınlanan "tersaneler: terhaneler, teraneler" adlı araştırmasından aldım. Tuzladaki cinayetleri, bu cinayetlere sebep olan ilişkileri açıkça ortaya koyması bakımından çok başarılı bir araştırma olmuş, umarım tamamını okursunuz.

başlıksa yine aynı derginin kapağından

* tuzla tersaneler bölgesi izleme ve inceleme komisyonu üyesi, tüsam araştırmacısı,MSGSÜ şehir bölge planlama doktora öğrencisi

demirkırat

geçen hafta m.ali birand, can dündar ve bülent çaplı nın hazırladığı demirkırat ı izleme fırsatı buldum. yakın tarihimizi özellikle çok partili sisteme dönüşten 27 mayıs 1960 darbesine kadar olan kısmını merak edenler için iyi bir başlangıç noktası olabilir.
yakın zamanda aynı ekibin "12 mart: ihtilalin pençesinde demokrasi" ve "12 eylul" belgesellerini de edinip izlemeyi düşünüyorum.

demirkırat 3 idamla son buluyordu, 12 mart belgeseli ordan baslayıp bir sonraki 3 idama kadar yakın tarihin izini sürüyor. sonrasında "12 eylul" belgeseli ise 73-83 yılları arasına ışık tutarak bu külliyatı tamamlıyor.

"12 mart: ihtilalin pençesinde demokrasi" nin tanıtım yazısından : "Üç darağacının gölgesinde başlayıp üç darağacının gölgesinde son bulan bu sancılı 12 yılın öyküsünü okuyup, belgeselini izledikçe bugünü daha iyi anlayabileceksiniz."

Dipsiz kuyu 100 işçinin ölü düştüğü yerdir!

umur talu'nun bakana cevaben yazdığı yazı, tuzlada ölümler durmuyor. umur talu en başından beri bunun takipçisi, iyi ki varsın

Dipsiz kuyu 100 işçinin ölü düştüğü yerdir!

"Ve o kuyuları ben kazmadım Sayın Bakan!
600 tonluk kapağı, öldüren elektriği, patlayan gazı, zehirleyen asbesti, ölen işçilerin üstüne, ikide bir sözde atıf yaptığınız bu "Dipsiz Kuyu" saldırtmadı; onların ölü düştüğü kuyu sizin 'dipsiz kuyunuz"dur! ... "

aynı linkte bakanın cevaba konu olan metnini de bulabilirsiniz ama katlanabilir misiniz ?

utanmanız için daha kaç ölü lazım

umur talu'nun çalışma bakanlıgı "sağlık ve iş güvenliğinden" sorumlu müdürün açıklamalarına cevabı, giriş kısmını alıntıladığım yazının tamamı için linki kullanabilirsiniz.

Utanmanız için daha kaç ölü lazım!

"Ne dersiniz Kasım Bey... Sayınerdoğanhükümetininsayınçalışmabakanı
farukçelik'inişsağlığıveişgüvenliğindensorumlu
müdürüsayınkasımbey!
Ne dersiniz?
Hani "köyden gelme tersane işçileri..."
"Hep toprak üstünde yürümeye alışık oldukları için..."
"20 metre yükseklikte 20 santim genişliğindeki platformda yürüyemiyor..."
"Yürüyemiyor da düşüyor" demiştiniz ya!
Pazar pazar, öyle azar azar değil, az zamanda çok işçiye mezar olan Tuzla'da, 35 yaşındaki işçi İhsan Turan' ın üstüne düşen 600 kiloluk kapak hangi köyden gelmişti?
İşçiyi ezen o tonlarca ağırlıktaki kapak hangi köyden gelmişti de yukarıdayürümeyi becerememişti?... "

yörsan boykotu


Sendikaya üye oldukları için işten çıkartılan, işten çıkartıldıktan sonra ağır ve hukuksuz çalışma koşullarına karşı örgütlenme mücadelesini 6 ayı aşkın süredir sürdüren 402 Yörsan İşçisinin mücadelesini destekleyelim.

Yörsan ürünlerini tüketirken tekrar düşünün, hakları gasp edilen işçiler için

yörsan işçilerinin mücadele süreci için



kör olası kirpiler

"çağdaş toplumlar kendine özgü bir olguyu da birlikte getirmiştir.
insan eskisinden çok daha fazla sayıda insanla, çok daha kısa süreli, daha yüzeysel ilişkiler kurma eğilimindedir.
bu soğuk bir günde karşılaşan bir grup kirpinin öyküsüne benzer. kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar.
birbirlerinden ayrıldıklarındaysa soğuktan rahatsız olurlar.
ileri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilicekleri en uygun uzaklıgı bulurlar"

insan olmak, engin geçtan

empati

"Yaşamınızın kontrolu sizde değil!
Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz.
Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz.
Bu kitabı kapatabilirsiniz.
O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz.
Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz.
Ne isterseniz yapabilirsiniz.
Ama sorun şurda: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz.
Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o
kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz.
Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar.
Bu nedenl, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın.
Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolunuzde olmadığı
gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın."

adam fawer'ın 2. kitabı Empati'nin kapak yazısı, en az olasılıksız kadar ilginç bir hikaye ve yine en az onun kadar akıcı bir anlatım

suskunlar

"bazıları var ki buraya gelir huzur bulur, ve bazıları var ki buraya gelir ve bizler onda huzuru buluruz."

suskunlar, ihsan oktay anar

araf

"neden hepiniz aşkımı ilan etmemi istiyorsunuz ?
sevgililerimizi onlara duydugumuz hisler konusunda illa bilgilendirmeli miyiz?
Bunu ilan etmek karşılığında bişey istediğim manasına gelmiyor mu?
Her aşk ilanı bir bencillik bildirgesi değil midir?" Ömer (iç ses)

"Ama bu telaş neden? görüntüler, arkalarındaki gerçeği görmemizi engellemekten başka ne işe yarar?
... Belki aşk sevgiliyi kazanmayı değil, kendini onda kaybetmeyi gerektirir. Kendini kaybettiğinde ve ego kuleni yıktığında karşılığında sevilmişsin sevilmemişsin ne fark eder. Karşılığında bir şey almayı beklemeden vermeye başladığın anda bütün evren Ginseng olacak! Ginseng! Ginseng!" Ömer (iç ses)

"Kendimdeki değişimi seyrediyorum. Aşık olmanın bir mucizeye inanmaya benzediğini düşünmeye başladım. Aşk da beklentiler ve inançlarla ilgili. İnsan kendisi için hala kurtuluş ümidi olduğuna ve günün birinde özel birinin bunu mümkün kılacağına inanıyor. Bir mucize özlemi değil mi bu? bu dünyadan fazla birşey beklememen gerektiğin bilsen de
içindeki birşey diretiyor...umut etmeyi sürdürüyor...sevdiğin kişinin seni seveceğini umut etmeyi." Ömer

Araf, Elif Şafak

baba ve piç

" 'Hayat tesadüflerden ibarettir, efendim' Bunu söyleyen Ağulu bey'di gene. Tesadüfler tesadüfi midir tevafuki mi ? "

" Hayat iç içeliklerden ibarettir ve tesadüf ile tevafuk aynı şey değildir. Bazen bunu idrak edebilmek için insana kötü bir cin gerekir."

Baba ve Piç, Elif Şafak

kaptan facebook ne ya

"Harvard'da okuyan 1 Zenginaile Çocuğu 'bulmuş' Facebook'u. Önce Harvardlılar tanışsın/kaynaşsın diye başlamış. Şimdi işte bu aklıevvel vizyonerin 15 milyar dolar değerinde şirketi (Facebook) olmuş.
Ben tabii "Ulan insan Harvardlılarda biraz akıl olur sanıyor," olmadım değil.
Hadi şöyle söyleyeyim: Bu çocuk bana gelseydi (gelmezdi ya Böyle 1 Çocuk bana) "Ben şöyle bi albümdenkavuşanlar sitesi yapıcam/edicem," deseydi. Ben de "Get lan, kim ister HAYATTA böyle bir kaynaşmayı/karşılaşmayı??" derdim.
Oysa Columbia'da doktorasını yapan bir arkadaşımın harikulade bir tezi vardı: "Bir eşeği bağlasan Columbia'ya," derdi. "Dört yıl boyunca gelse/gitse, gelse/gitse- ona da sonunda diplomasını verirler."
Mesela bakıyoruz 17-18 yaşlarında sekreter/stajyer/stoper filan olarak gastelere girenlere. On yedi istikrarlı/uyumlu/anlaşmacı yılın sonunda, hatta sekizinci yıllarında filan yazıişleri müdürü felan oluyorlar.
Yani bu Postmortem Zamanlar'da istikrarlı+azimli ve güler yüzlü olabilen bir kişinin başaramayacağı HİÇBİR ŞEY yok! Çok güzel zamanlar bu zamanlar.
.....

Ama benim gibi CANLI HAYATTA (dahi) okul arkadaşlarına 'kavuşmak' korkusuyla yaşayanlara dair ta 94 yılında çıkmış 'Refakatçi' adlı romanımdan, aşağıdaki alıntıyla sonlandırmama izin verin-izzz
çok rica ederim.
"Şehirde bu tarz alışverişler için mevcut dükkânların yoğunlaştığı semtler, benim nerdeyse adımımı atmadığım yerler. Oraları benim için çekilmez kılan sayısız özelliğin arasında hele bir tanesi, tüylerimi her daim diken diken eder:
Epey zamandır yüzlerini görmediğiniz, görmek de istemeyeceğiniz bir sürü tanış (diyelim okul arkadaşları) o civarlarda sonbaharda bereketli bir ormanda dört taraftan fışkıran mantarlar gibi, karşınıza çıkıverirler.
Atik ve dikkatlidirler. Onları fark ettiğinizde yapacağınız manevralar ne denli keskin olursa olsun, sizi kolunuzdan yakaladıkları gibi, son derece canlı ve bunaltıcı bir sohbete balıklama dalıverirler. Bir kere çok şaşırmış, çok sevinmişlerdir.
Bir ya da iki çocukları olmuş, bir ya da iki evlilik geçirmiş, işlerinde hızla yükselmişlerdir. Çok mutlu, çok başarılıdırlar. Bazı ufak tefek şikâyetlerini sıralamayı boyunlarının borcu bilseler de, lafı size
getirir, sizinle ilgili haberleri aldıklarını neşeyle çıtlatıverirler.
Bu haberler sizi, şehrin sokaklarında nadir rastlanan pembe-mor çizgili bir zebra konumuna getiren haberlerdir. Yalnız yaşıyor olmanız, bir türlü evlenip barklanmamanız, işsiz güçsüz olmanız, habire uzun yolculuklara çıkmanız!
Alışveriş faslının ikinci günü korktuğum başıma geliyor. (Her korktuğum başıma geldiği için artmıyor mu korkularım?)" s: 26-27. "

Perihan Mağden

Cuma, Haziran 13

bu blog nerden çıktı

bir süredir zaten okurken aldığım notları saklıyordum ama bunları blogda yayınlamayı düşünmemiştim. bu okurken aldığım notlardan belki biraz daha fazla beni iten, gündelik hayatta karşılaşıp geride bıraktığım anlar oldu. bi yerde saklı kalsın istedim, sonra bakınca bu tarihte ben bunları önemsemişim, bunlarla ilgilenmişim gibi kişisel şeyler.

aa siz de mi burdaydınız, canım kim ziyaret edicek, kıytırık bi blog işte ...