Pazar, Ağustos 31

...

"hep denedin, hep yenildin
olsun!
yine dene, yine yenil
daha güzel yenil. "
samuel beckett

Cuma, Ağustos 29

bizi deniyorlar…

"Bizi deniyorlar…

Onların gözünde birer denekten farkımız yok. Hızlı trenleri için bizi deniyorlar, abuk sabuk yasa teklifleri için, akıllara ziyan sistemleri için hep bizi deniyorlar.

Çocuklarımız üzerinde sistem üzerine sistem deniyorlar. Üniversiteye girmenin yolu her kuşakta değişiyor, yetmiyor, bir kuşakta iki kere değişebiliyorlar. Ülkece, beyefendilerin “pilot bölgesiyiz”, “figüranıyız”, “crash test dummie”siyiz.

Bu dergi için çalışan insanlar arasında en fazla 15 yaş fark var ve hiçbiri, aynı sınav sisteminden geçmiş, aynı sınav sistemiyle mezun olmuş, üniversiteye girmiş değil.

Kalitesiz binalarını, derme çatma yollarını, buram buram asfaltın yanında yolsuzluk kokan otobanlarını, seçim barajlarını hep üzerimizde deniyorlar… Olmadı, baştan yaparlar, bir daha denerler. Nasıl olsa söz konusu olan sizin, bizim hayatımızdır, beyefendilerin değil.

Beyefendilerin gözünde birer denek hayvanından farkımız yok. Hepsi bitti, şimdi yaptıkları ve milyonlarca dolara satacakları geminin filikalarının sağlam olup olmadığını da üzerimizde denemeye başladılar. Sağlamsa ne ala, değilse elveda…

İşçilerimiz, birer kum torbası muamelesi görerek filikaların sağlam olup olmadığının anlaşılması için kullanılabiliyor. 3 can daha gitmiş, 3 aile daha evladını kaybetmiş ne var bunda? Filikayı denediler ya, bu yeter onlara. Sağlam değilmiş işte düzenekleri, yenisini yaparlar, yine denerler, yine kum torbası yerine işçilerimizi kullanırlar. Yapmazlar bir daha mı diyorsunuz? Siz daha bu ülkeyi tanımıyorsunuz.

Tüpgaz kaçağını çakmağıyla kontrol eden tüpçü misali, ama kendi hayatlarını değil, bizim hayatlarımızı ortaya koyarak deniyorlar.

Yıllardır üzerimizde her şeyi denediler; terör örgütlerini, istikrarsızlaştırmanın türlü çeşidini, en akla hayale gelmedik para politikalarını, garabet eğitim sistemlerini…

Şimdi bir filikanın sağlam olup olmadığını denemişler, çok mu? Verecek 70 milyon canımız var, azar azar veriyoruz: Beyefendilere feda olsun! "

Uykusuz

bi denizi doldurmaları eksikti

"Tuzla'da yeni tersaneler için deniz dolduruluyor
Tuzla'da deniz doldurularak 350 bin metrekarelik yeni bir liman oluşturulacak. İnşaatı üstlenen firma buraya 10 yeni tersanenin yapılabileceğini açıkladı
Yetkilisinden yetkisizine herkesin "kaldırılmalı veya tersane sayısı azaltılmalı" dediği Tuzla tersanelerinde 10 yeni tersane yapmak için deniz dolduruluyor. Tuzla'da yeni tersaneler için, denizin doldurularak 350 bin metrekarelik yeni bir liman oluşturulacağı belirtildi.
Deniz doldurma çalışmaları Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı tarafından yeni tersanelere yer açılması amacıyla 2004’te Dalsan Liman İnşaatı, Tarama Gemicilik Sanayi şirketine verildi. Dolgu alanının, yüzde 30'u Denizcilik Müsteşarlığı'na devredilmek üzere, kalan bölümü 49 yıllığına Dalsan şirketine tahsis edildi. Dalsan Yönetim Kurulu Başkanı Nusret Coşkun, proje tamamlandığında devletin payı da dahil olmak üzere yaklaşık 10 tersanenin burada faaliyete geçebileceğini söyledi."

haberin devamı (radikal)

Perşembe, Ağustos 28

antik kentin yanına çimento fabrikası

"Selvi Boylum Al Yazmalım gibi filmlere mekân olan Kastabala Antik Kenti, dibine kurulacak çimento fabrikasının ÇED raporunda tek satır geçmedi
Osmaniye’de 2 bin yıllık Kastabala Antik Kenti’nin 500 metre yakınına çimento fabrikası kurulması planına karşı tepki giderek büyüyor. Yazar Yaşar Kemal’in öncülüğünde kurulan ‘Çimento Fabrikasına Karşı Osmaniye Kastabala Platformu ’na sinema yönetmenleri Zeki Ökten ve Sunar Kural Aytuna, sinema oyuncuları Tarık Akan, Rutkay Aziz, Nur Sürer, Bülent Kayabaş, Menderes Samancılar, Çetin Öner, Taner Barlas, yazar Aydın Boysan ve Ülkü Ayvaz’ın yanı sıra, Prof. Dr. Türkan Saylan, Sümerolog Dr. Muazzez İlmiye Çığ, Prof. Dr. Coşkun Özdemir, Prof. Dr. Aydın Aytuna, Prof. Dr. Güven Arsebük ve Prof. Dr. Türkel Minibaş gibi isimler destek verdi. "
haberin tamamı için radikal

Salı, Ağustos 26

Yangın MNG’yi seviyor!

"MNG Holdingin çevreci faaliyetleri devam ediyor. Kıyı doldurma olayından sonra şimdi de ormanlık alanların yandıktan sonra ‘tesadüfen’ MNG Holdinge tahsis edildiği ortaya çıktı. Kanıtlar yetkilileri külliyen yalanlıyor.

1999: Antalya'da Topkapı Palace'ın arkasındaki ormanlık alanın tahsisi için başvuru reddedildi. Bir yıl sonra yangın çıktı, o alan MNG'ye verildi
2006: Bodrum'da MNG'nin iki şirketine ormanlıkta otel izni verildi. Bir yıl sonra yangın çıktı. MNG aynı bölgede koyu toprakla doldurdu

Turizmin gözbebeklerinden Bodrum'da geçtiğimiz yıl yetkililerin "Kesinlikle orman kalacak" diye açıkladıkları yanan ormanlık alanın, ikisi MNG Holding bünyesinde, toplam 3 şirkete otel için tahsis edildiği ortaya çıktı. Tahsisten bir yıl sonra ormanda yangın çıkması, kafalarda soru işaretlerine neden oldu. MNG bir süre önce aynı yerdeki koyu toprakla doldurmuş ve olay ortaya çıkınca "Cezası neyse öderiz" demişti. MNG'nin 1998'de Antalya'da Topkapı Palace'ı yaptığı alanın arkasındaki ormanlık alanın tahsisi için başvurduğu, ilk anda reddedildiği ortaya çıktı. Bir yıl sonra ise bölgede çıkan yangında ormanlık alanın bir kısmının yandığı ve bölgenin MNG'ye tahsis edildiği belirlendi.
"
haberin tamamı için (radikal)

hemen haberin altında bi radikal okurunun, ahmet tahin'in, yorumu var
"her şey vatan için. piyasalar memnun, başbakan daniska çevreci. biz gemilerimizin direklerini gümüşten, yelkenlerini atlastan yaparız... değerli dinleyenler, şimdi oyun havaları başlıyor..."

naylon burjuvazi

"2001 krizi ve AB esintileri ile tekrar "liberal demokrat" formalar giyildi.
Kökü sermayede olmayan soldan ve sağdan "aydınlar" ve bir de AKP'nin "Batılı olma, demokratlaşma" girişimleriyle ittifaklar oldu.
Nice tabu konuda "demokrat" tavır alındı.
Ama genellikle "Acil AB gündemi" ile de örtüşenlerde.
Siz hiç, mesela "medyada tekelleşmenin tehlikeleri" üstüne TÜSİAD, TESEV raporu gördünüz mü?
Yahut örgütlenmenin, sendikalaşmanın "Anayasa, AB, insan hakları, hukuk devleti şartları" olduğunu vurgulayan bir "burjuva demokrat" tavır!

İçkili, dışkılı
Daha ilginci ve iğrenci, "demokrat burjuvazi"nin, kimi ünlü mensubu da dahil, bir yandan da "Jitem, Jötem, çetem" ilişkileri olmasıydı.
Modern bankaların çeteci tahsildarları. Tefeci bağlantılar. Pis kokular.
Ünlü banka sahiplerinin JİTEM'ci yönetim kurulu üyeleri.
Parlak bankaların "köylülere dışkı yedirip Türkiye'yi Avrupa'da mahkum ettirmiş subay" güvenlik amirleri.
Sonuncuya dair bir şeyi geçen gün açık ve uzun uzun yazdım; hatırlayan bilir.
"Mesele" edildiğini gördünüz, duydunuz mu hiç?
"Ergenekon'a bindirenler" de dahil, "liberal burjuvazi"nin bu "dışkılı" yanının sorgulandığına hiç rastladınız mı?
"Demokrat işadamı" nın kankası "kakacı subayın patronu" olunca, bir çıt çıktı mı?
İlan, reklam duvarını aşanla karşılaştınız mı hiç! "

umur talu'nun naylon burjuvazi yazısından alıntı

Cumartesi, Ağustos 23

öldüren iş kolu - kot taşlama

kot taşlama da türkiyede insan hayatının ne kadar değersiz olduğunu yüzümüze vuran 2. bir tuzladır. Bu kot taşlama yapılan yerler nasıl hiçbir önlem almadan, çalışanlara hiç bir uyarı yapılmadan bu kadar açık açık ve bu kadar vahşice insanlarımızın canına kast ederek kâr etmeye çalışıyor. Kâr etmek amacıyla insanları ölüme göndermek, suç değil mi ? kâr etmenin her türlüsü serbest mi, bu ekonomi mi iyiye gidiyor, böyle mi gidiyor. Bizim sessizliğimizden güç almıyorlar mı, insanların canına kast ederek kâr ederken. Ve siz kenara çekilebilir misiniz, bu cinayetlerde hiç mi payınız yok. Bu topraklarda insana verilen değerin kum torbasıyla karşılaştırılabilir olmasında hiç mi payımız yok. (Ömer)


Aşağıdaki haber ntvmsnbc'den

“Öldüren iş kolu” kot taşlama atölyelerinde kısa bir süre çalıştıktan sonra iki kardeşiyle birlikte tedavisi imkansız silikozis hastalığına yakalanan Abdülhalim Demir, kamuoyuna hitaben “Leyleğin atılmış yavruları” başlıklı bir mektup gönderdi.
“Şimdi merak ediyorum yazımı okuyup bize sahip çıkacaklar mı? Yoksa bu leylek hikayesine gerçekten inanacağım.

Acaba atılmış yavrular biz miyiz?” diye soran Demir’in yaşadığı Bingöl’ün Karlıova ilçesi, Taşlıçay Köyü’nde 300 kişi aynı hastalıktan ölümü bekliyor. Sigortasız çalıştırıldıkları için tedavi olacak, dava açacak paraları olmayan kot taşlama işçileri adına bir soru daha soruyor Demir: “Sigorta nedir duymuştuk ama ne için gerekli olduğunu anlatmamışlardı. Bizim gözümüzde sigorta 20 yıl aynı iş yerinde çalışanı emekli etmekti. Oysa sigorta hayatı garanti etmekmiş. Hadi bizler bilmiyorduk, peki devlet neredeydi?”

Pazartesi, Ağustos 18

olimpiyat ve çin

korkunç kaza

"14 Ağustos Perşembe saat 15.25'de İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan Nijerya'nın başkenti Lagos'a gitmek üzere beraberindeki 196 yolcu ve 8 mürettebat ile kalkan, THY'nin TK 1123 sefer sayılı Airbus 310 – 300 tipi Erzurum isimli uçağı, Nijerya hava sahasındayken bilinmeyen bir sebeple yerel saatle 22.00 civarında düşerek...
Kazanın uçakla telsiz bağlantısı kesildikten sonra...
Pilotaj hatası üstünde duruluyor...
Deneyimli bir pilot olmasına rağmen kaptan Nejat Tatarel'in...
Kesin
sebep kara kutu bulununca...
26'sı çocuk 196 yolcu ile mürettebatın isimleri...
Aileler...
Yas...
Düşen uçakta geçen yıl da arıza...!
Anlaşılıyor ki, 14 Ağustos bültenleri, 15 Ağustos gazeteleri böyle korkunç bir haberle dolabilirmiş.
Onca aile, sevenler, tanıyanlar, iki ülkede birbirini hiç tanımayanlar da.
SABAH'ın "Havalimanı muhabirleri"nden Gökhan Artan'ın, sadece limanda havaya bakmayıp suya sabuna da dokuna dokuna, ipucunu yabancı havacılık kaynaklarından yakaladığı "büyük haber" ile "pilot 204 canı kurtardı" tesellisi sayesinde üç gün sonra öğrenebiliyoruz.
Dünkü SABAH'ta grafikleriyle de gördünüz:
Navigasyon ve telsiz arızasına rağmen, Kaptan Pilot uçağı büyük başarıyla Togo'ya indirerek onca insanı kurtardı.
Girişteki, mümkün ama "kurmaca haber" ile "esas haber"i sakin kafayla, derin bir nefes çekerek karşılaştırır mısınız?
O uçakta yolcu veya bir yolcu yakını iseniz, benim tavsiyeme gerek yok zaten; ama değilseniz de deneyin.
Koca uçağın düşmesi, 204 insanın ölmesi ile uçağın düşmeden, tecrübeyle, ustalıkla, görerek, kalkıştaki bir Fransız pilotun uyanıklığının da desteğiyle "Kaptan Pilot" tarafından indirilmesi arasındaki farkı düşünün.
Fark, "kaza olsaydı" haberin günlerce manşet olması ile "kaza olmayınca" ancak kıl payı yakalanan "gizlenmiş" olay halinde daha küçük kalması arasında değil sadece.
Ölüm ile hayat arasında.
"Arıza yüzünden kaza" sonucu 204 kişinin ölmesi ile "arıza"ya rağmen "Kaptan Pilot"un 204 canı hayatta tutması arasında.
O sırat köprüsünde, o pamuk ipliği anda, bir insanın dikkati, deneyimi, bilgisi, cesareti, aklı, kararlılığı, konsantrasyonuna dair bir ölüm kalım meselesi.
Bu sütunda o yüzden günlerce "pilotların, hosteslerin, havayolu çalışanlarının hakları" için yazılıp durdu.
İnsanca çalıştırılmaları, aşırı yüküyle köleci angaryadan kaçınılması, hakları için o yüzden onca yazı yazıldı.
Yazı bir yana, örgütlü ve örgütsüz pilotların, hosteslerin, çalışanların talepleri, eylemleri sadece kendi bedenlerini dinlendirmek ve bordrolarını yükseltmekle ilgili değildi.
Bu insanlar başka insanların hayatına da dair bir işin emekçileriydi.
O yüzden, haklar için mücadele eden Kaptan Bahadır Altan, fesat bir manşet darbesiyle THY tarafından "yemekten bir bahane" ile işten atılınca da önemliydi.
Bu yüzden, cenazelerinde yurdun matem tuttuğu ama yaşarken horlanan, hırpalanan, bazen insan yerine konmayan uzman çavuşların, jandarmaların, astsubayların, kenarda itilmiş duran sivil askeri memurların insan hakları, maddi ve manevi haysiyet taleplerini aktarmaya çalışıyorum.
O yüzden tersane tüm köleci sisteme dair bir dershane.
Gencecik insanları asgari ücrete köleleştirip servetlere, canlara bekçi kılan özel güvenlik sektöründeki istismar bu yüzden de önemli.
Başkasının hayatı onlara emanet olsun olmasın...
Bankacılık, sigortacılık, alışveriş merkezi, eğitim sektörü, imalat sanayi, maden, tarımda köleci piyasa emeğine gayri insani muamele, toplumun tüm dokularını kirletmiyor mu, kanatmıyor mu?
Gazetecinin hakkı, özgürlüğü; toplumun akıl, bilgi, eleştiri, denetim ve vicdan sağlığı, maddi ve manevi hayatı açısından hayati değil mi mesela!"
umur talu

Pazar, Ağustos 17

gönüllü kölelik

"Size böylesine hâkim olan kişinin iki gözü, iki eli, bir bedeni var.
Yalnızca sizden fazla bir şeyi var:
O da sizi ezmesi için ona sağlamış olduğunuz üstünlük.
Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu?
Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor?
Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse, bunları nereden almıştır?
Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinizde nasıl iktidarı olabilir?
Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir?
Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz, o ne yapabilir?
...
Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.
Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum.
Fakat yalnızca onu desteklemeyin.
İşte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Colosse (dev heykel) gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz. "

Umur Talu'nun bugünkü yazısında Etienne de la Boetie'den yaptığı alıntı

Perşembe, Ağustos 14

vakıf üniversitesi komedisi - 2

hemen alttaki vakıf üniversiteleriyle alakalı ilk yazıda geçen bir harvard örneği var, toplam gelirleri içinde öğrenci ücretleri %10 u oluşturuyor şeklinde, tamam anladık bizimkiler de bi harvard kadar olmasın da %50 olsun %60 olsun yani orda bir vakıf olduğu, üniversiteyi destekleyen bir kuruluş olduğu, bunun bir eğitim kuruluşu olduğu belli olsun. Listede öğrenciden aldığını bile öğrenciye veremeyen ticarethaneler var, o zaman yasa değişikliği mi gerekiyor ne gerekiyorsa istesinler, alsınlar izinlerini ondan sonra bu işi adını da koyup yapsınlar. Çıksınlar açık açık biz bu işi kâr amaçlı yapıyoruz arkadaş desinler, paşa paşa vergilerini ödesinler artık öle vakfın arkasına saklamayacaklarına göre, bunun adı da özel üniversite olsun. Bu haliyle vakıf üniversitesi aldatmacadan başka birşey değildir. Yine aynı yazıdan bi alıntı daha :
"... Pazar günü Vahap Munyar Hürriyet'teki köşesinde yeni bir üniversite açma hazırlığı içinde olan Ali Altınbaş ile Yüksel Mermer arasında geçen bir diyaloğa yer verdi.
Aynen aktarıyorum.
Altınbaş: Başlangıçta 6 fakülte 32 bölüm planlıyoruz. Orta vadede öğrenci sayısının 5 bin olmasını hedefliyoruz.
Mermer: 5 bin öğrenci 20 bin dolardan 100 milyon dolar ciro eder. 80 milyon doları size kalır.
Altınbaş: Bizim taahhüdümüz var. 5 yıl boyunca Altınbaş Holding üniversiteye destek verecek.
Yüksel Mermer'in çalakalem yaptığı hesap aslında son yıllarda iş dünyasında vakıf üniversitelerine ilişkin bakış açısının bir yansıması."

Bize de kalır mı acaba bahsi geçen paralar, bir ucundan da biz girsek bu vakıf işine :)

vakıf üniversitesi komedisi


"32 vakıf üniversitesi arasında Sabancı, Koç, TOBB ETÜ gibi öğrenciden aldığı ücretin fazlasını yine öğrencinin eğitim standardını yükseltmek için harcayan birçok üniversite var.
Mesela Sabancı 19.500 YTL'lik öğrenci ücretine karşılık bir öğrenci için ortalama 30 bin YTL harcıyor. TOBB ETÜ 11 bin YTL ücrete karşılık 19.500 YTL, Koç 16 bin YTL ücrete karşılık yaklaşık 17 bin YTL harcıyor. Fakat bir de YÖK'ün hazırladığı ücret-harcama dengesi tablosunun en dibinde yer alan Beykent gibi üniversiteler var.
Sıkı durun Beykent'in öğrenciden aldığı ücret 11.500 YTL iken öğrenci başına harcaması 2.611 YTL.
Bu kadar çarpık bir ücret-harcama tablosundan sonra insan açtığı okula nasıl üniversite der?
Beykent Rektörü Cuma Bayat bu soruya samimi bir biçimde cevap vermek yerine uluslararası normlara uygun tablonun yöntemini eleştiriyor. Fakat savunması da bir âlem:
"Biz öğrenciden aldığımız parayı yeni binaların yapımına harcıyoruz. Şu anda eğitimin yapılmadığı ancak planlama içinde olan birçok binaya sahibiz. Gayrimenkul bakımından en güçlü vakıf üniversitelerinden biriyiz!"
İyi de rapor tam da bu çarpık mantığı eleştiriyor.
Oh ne güzel, kur derme çatma bir üniversite; topla öğrenciden parayı, o paranın karşılığı olan eğitimi vermek yerine, al o parayla yeni binalar yap, sonra da gayrimenkul zengini ol! "

"... Dünyanın en iyi vakıf üniversitelerinden Harvard'ın toplam gelirleri içinde öğrenci ücretleri yüzde 10 civarındadır. Çünkü vakfın bir yanda her yıl topladığı 3 milyar doları bulan bağışlar, diğer yanda özel sektörle yürüttüğü projelerden kazandığı para ve en önemlisi 30 milyar doları bulan ana varlık fonunun getirisi var.
Ortalama 20 bin dolarlık ücrete rağmen Harvard, Yale ya da MIT gibi üniversitelerde işletme giderlerinin küçük bir kısmı öğrenci ücretlerinden karşılanır.
Aradaki finansman açığı vakfın yönettiği fonlar ve üniversitenin ürettiği projelerden karşılanır. Böylece hem öğrenci hem de üniversite kazanır."

referans gazetesi - eyüp can (2)
ilk yazı

Çarşamba, Ağustos 13

katiller serbest

"Tuzla’daki Gisan tersanesinde 16 işçinin kobay gibi bindirildiği filikanın devrilmesi sonucu üç kişinin ölümüne yol açan “kaza”nın ardından gözaltına alınan kimse yok. Tersane sahipleri suçu taşeronlara atarken, işçiler tehlikeli işleri reddetme haklarının olmadığını, ekmek parası uğruna seslerini çıkaramadıklarını söylediler. Tersane önünde toplanan işçilerin bir kısmı ölümler karşısında öfkeliyken, bazıları da gazete haberleri yüzünden yevmiyelerinden olmaktan şikayetçiydi. Uzun yıllar Türk-İş Genel Başkanlığı yapan CHP milletvekili Bayram Meral da, filika cinayetlerinin yaşandığı Gisan tersanesinde incelemelerde bulundu. Gazetecilerin “Siz buna kaza mı diyorsunuz” sorusunu Meral, “Bana patronlar işçileri öldürtüyor dedirtemezsiniz” diyerek cevapladı.
Önceki gün Gisan tersanesinde ‘can salı’ diye tabir edilen filikanın test edilmesi sırasında üç işçinin hayatını kaybettiği kazadan sonra gözaltına alınan kimsenin olmadığı öğrenildi.
Tersane yetkilileri yaptıkları açıklamada suçu Armatöre ve can salının testini kum torbaları yerine işçi konularak yapan taşeron firmaya yüklediler. Bu arada filikanın test edilmesi sırasında 19 işçiyi kobay olarak kullanan tersanenin sürekli bu yöntemi uyguladığı ve kum torbası kullanmadığı öğrenildi."

..."YA BİNECEK YA DA ATILACAKSIN
Tersane işçileri bu türs testler yapılırken adı konmamış tehditlerin yaşandığını söylediler. Bu testler yada başka tehlikeli şeyleri red ettiğimizde işlerinden olduklarını belirten işçiler. Ekmek kavgası ölümün bile önüne geçiyor dediler. Başka bir tersanede çalışan Abdulselam A. işten atılma korkusuyla işçilerin patronların her istediğini yaptığını belirterek, “Ben boyacı olarak 12 yıldır bir firmada çalışıyordum. Üç ay önce iskele kurulan bir yere çıkıp boya yapmam istendi. Ama çıkmamı istenilen yerin güvenliği yoktu. Beni işten atmakla tehdit ettiler. Ben yinede çıkmadım.Ve daha sonra 12 yıldır çalıştığım yerden atıldım. İşsiz insan çok olduğu için anadoludan insanlar iş bulurum umuduyla buraya geliyorlar. Teşeron firmalarda bu durumu kullanıp işçileri tehlikeli bir şekilde çalıştırıyor. Daha önce çalıştığım firma beni işten attığı gibi bana herhangi bir tazminatta ödemedi. Burada da aynı durum oldu. Eğer o insanlar o sala binmeselerdi işlerinden atılma durumuyla karşı karşıya kalacaklardı. Hiçbir işçi işsiz kalmayı göze alamaz” dedi.
"
Taraf

tuzla vahşeti

"Öyle buyurmuştu tersane işverenleri şeyi:
'Hepimiz aynı gemideyiz!'
Aaa, bir baktık, filikada onlar yok!
Fazla çuval masrafı olmasın, roller daha hakiki olsun, boğulmaya aday olanlar nasılsa alttaki figüranlardır, sayıyla mı verdiler kürek mahkûmlarını diye düşünülmüş olmalı ki...
Baskılar, korkular, işsizlik tehditleri, taşeron silleleri altında hiçbir ipe, hiçbir halata, hiçbir palamara, hiçbir zincire 'Hayır' diyemeyecek hale getirilmiş işçilerden 19'unu...
Birbirlerine bağlayıp...
Sallayıvermişler gemiden aşağı, filika sağlam mıdır, bakıvermek için!
Değilmiş.
İşte bu kadar! Filika yine de kurtuldu, üç işçi boğuldu. "

" ... Buna "serbest piyasa ekonomisi" deyip durdular.
Buna "muhafazakar ahlak" da dediler.
Buna "demokratik, laik, sosyal hukuk devleti" diyorlar.
Buna "cumhuriyet" diyebiliyorlar.
Buna "adalet ve kalkınma" da demişlerdi.
Buna "sosyal demokrat" taşeron da eklemişlerdi.
Buna diyemedikleri şu:
Kar hırsından kudurmuş patron ve taşeron vahşeti!
Öyle yazacak, filikanın kıçında:
Patron Vahşeti
Tuzla
İstanbul.
Bir de bayrak.
Hep ona sığınıverirler ya! "

"Kerteriz alırken borsaları, unutmazsa filikadaki forsaları, şunu da ekleyecek insaniyet tarihi:
İstifa edebilmesini bilmeyen, hemen işler düzelir diye değil ama sırf utanmadığı için görevden alınması gereken bir
işgüvenliğivesağlığıgenelmüdürükasımbey'ine toz konduramayan, çalışmavesosyalgüvenlikbakanıçelik ile bunlara göz yuman iktidarı da isim isim kazıyıverecekler filikaya.
Çünkü, "işçilerin güvenliği ve sağlığı" ndan sorumlu o kasımbey, patronlara yaranacağım diye, "Köylü bunlar, ayakları hep toprağa bastığı için 20 metre yükseklikte, 20 santim genişliğinde platformda yürümesini bilmiyorlar, düşüyorlar" deyivermişti.
İlle çok medeni bir ülke şart değil, insaflı bir idarenin olduğu herhangi bir memlekette böyle bir küstahlığa tahammül edilemezdi.
Ama öyle olmuyor.
İnsanların ölümüne tükürüveriyorlar.
O tükürükleri deniz oluyor, boğuyor.
O küstahlıkları dehliz oluyor, yutuyor.
AKP'li, MHP'li patronlar, CHP'li taşeron el ele...
İşçi dolu filikalar denize! "
Umur Talu
Hepimiz aynı gemideyiz ama forsalar filikada!

tuzla vahşeti - 2

"... Ama çok önemli bir sıkıntı var: Tuzla tersaneleri, dünyanın en yüksek ölümlü iş kazalarının yaşandığı yer.
Bir örnek vereyim: Hemen yakında bir de Pendik tersaneler bölgesi var.
Burada ölümlü iş kazası uzun zamandan beri olmuyor.
Tuzla’da yaşanan ölümlü iş kazalarına baktığımızda, bunların pek azının ‘kaza’ olduğunu görüyoruz. Ölümlerin büyük çoğunluğu açık ihmalden kaynaklanan ve ‘cinayet’ olarak nitelenmesi gereken şeyler.
‘Kaza’ gibi duranların da tamamı basit yöntemlerle önlenebilir nitelikte ‘kaza’lar.
Tuzla’daki işverenleri bir araya getiren bir örgüt var. İşçiler ise temelde iki sendikaya mensuplar, bunlar Türk-İş’e bağlı DokGemiİş ve DİSK’e bağlı LimTer.
Maalesef bu üç üstyapı kuruluşu bir masanın etrafına oturup iş güvenliği için ortak standart belirleyemiyor.
Bunu yapmak için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Çalışma Bakanı Faruk Çelik bile inisiyatif kullandılar ama LimTer’i dışladılar, yani meselenin önemli paydaşlarından biri, potansiyel çözüm ortaklarından biri peşinen dışlandı.
Sadece bu politik tavır bile, yani sadece hükümetin değil aynı zamanda Tuzla’daki işverenlerin politik tavrı bile, ortada insan hayatından daha fazla önem verilen bir konu olduğunu gösteriyor, o da bir sendikanın dışlanması.
Şunu iddia etmiyorum, o sendika dışlanmasa sorun şıpın işi çözülürdü, diye bir şey söylemiyorum. Ama meseleye yaklaşmadaki temel arızayı sanırım gösterebiliyorum.
Burada temel mesele şu: İnsan hayatından daha önemli bir şey olabilir mi, olamaz mı?
Birileri diyebilir ki, ‘Tersanelerin para kazanması insan hayatından önemlidir.’ Bu sözü söyleyenlerle hiçbir şey konuşulamaz elbette."

"... Can kurtarma filikasının denemesinde üç kişi öldü!
O filikalar ki, aslında her durumda insan canını kurtarmak için özel olarak tasarlanmış yeni icatlar olarak artık bütün gemilere takılan, her hava şartında içindekileri koruduğu
pek çok deniz kazasında kanıtlanmış bir tasarıma sahipler. Kuzey Buz Denizi’nde 12 can kurtaran o filikayı biz Tuzla’da batırmayı başardık, içinde üç kişi boğularak can verdi!
Bu son kazanın tek bir açıklaması olabilir: Bu bir kaza değildir, değersiz insan hayatının harcanmasıdır, cinayettir."
İsmet Berkan
yazının tamamı

Salı, Ağustos 12

kum torbası yerine insan kullanımı - tuzla

3 cinayet daha. "Tuzla'da faaliyet gösteren GİSAN Tersanesi'nde denemesi yapılan filika, içinde 19 işçiyle denize indirilirken, halatından kurtulup suya düştü. Camı patlayan ve içi su dolan kurtarma salındaki üç işçi boğularak veya ezilerek ölürken, 16'sı kurtuldu. Liman, Tersane, Gemi Yapım ve Onarım İşçileri Sendikası (Limter-İş) denemelerde kum torbalarının kullanılması gerektiğini belirterek, insanların birer kobay gibi denize indirildiğini öne sürdü."
radikal

Perşembe, Ağustos 7

hiroşima

"Dünya tarihinde savaşta yalnızca Japonya’da kullanılan atom bombasının Hiroşima kentine atılışının 63. yıl dönümü, Belediye Başkanı Tadatoşi Akiba ve Japonya Başbakanı Yasuo Fukuda’nın katılımıyla anıldı.
Hiroşima limanından üç gün sonra tarihte savaş amaçlı kullanılmış ikinci ve son atom bombası yine Japonya’nın Nagazaki liman kentine atıldı.
Hiroşima’da ilk anda 70 bin, Nagasaki’de ilk anda 27 bin insan "buharlaşarak" yok oldu.
Hiroşima’da birkaç yıl içerisinde ise "radyasyonun ölümcül etkisinden" 140 bin insan öldü.
İnsanların zihninde o günden beri aynı soru yankılanıyor: "Bu korkunç bomba zaten yenilmiş olan Japonya’ya atılmalı mıydı..."
Japonya’nın en güzel kenti olarak bilinen Hiroşima’nın suları, toprağı, havası ve insanları zehirlendi. İki ay içinde bombanın gizli silahı olan radyasyon, ölü sayısını 135 bine çıkardı.
Bombardımanı takip eden 5 yıl içinde radyasyon nedeniyle mutasyona uğrayan 60 bin kişi daha hayatını kaybetti. Hiroşima’dan sadece 3 gün sonra, atom bombasının çökerttiği Japonya’ya bir bomba daha atıldı. "
radikal

Çarşamba, Ağustos 6

...

" 'Doğmamış bebeğin katili'ni yakaladığı sırada devletim...
'Doğmuş 27 bebeğin aynı hastanede katli' de tam burada, bu topraklarda, hem de başkentteydi.
...
İhmal vardı, aynı kuvöze tıkıştırılmış kiloluk bebecikler vardı, ısrarlı ve inatçı sorumsuzluk vardı.
Ama bu kocaman doğum fabrikasında, bu bebek tarlasında, bu prematüre bebek mezarlığında yüzlerce bebeği yaşatanlar da vardı ve dendiğine göre, ciddi biçimde ebe eksiği de vardı.
Çünkü atamalar yapılmıyordu ve belli ki donanım da eksikti..
Öyle işte... açık vardı, atamalar yapılmıyordu ve belli ki donanım da eksikti!

'Doğmamış bebeğin katili'nin doğduğu ülkede, 'doğmuş onlarca bebeğin katli' meselesi hep bakiydi.
Birincisi 'sisteme ve hayata düşmanlık'tı, biliyoruz.
İkincisi ise 'sistemin ta kendisi'. "
umur talu

ruanda soykırımı

"Ruanda Araştırma Komisyonu, bölgede "insani yardım operasyonlarına" katılan Fransız askeri birimlerini, 1994 yılında 800 bin kişinin öldüğü soykırıma doğrudan destek vermekle suçluyor. Belçika basını, bugün Ruanda’da açıklanacak olan bir rapor çerçevesinde, Fransa’nın bu ülkede, 1994’te yapılan soykırıma faal olarak katıldığına yönelik ithamların ilk defa resmiyet kazanacağını duyurdu. BM verilerine göre 1994 yılının haziran-ağustos döneminde Ruanda’da 800 bin Tutsi ve ılımlı Hutu’nun ölümüyle sonuçlanan soykırım hakkında bir araştırma komisyonu oluşturulmuştu.
Komisyonun 500 sayfalık raporunda, Fransa’nın soykırım hazırlıklarından haberdar olduğu, bu hazırlıklara katıldığı, cinayetlerde faal rol oynadığı belirtiliyor. Raporda Fransa ayrıca, soykırımcılara istihbarat, strateji, askeri eğitim desteği sağlamakla, "öldürülecek kişilerin listesinin belirlenmesine katkıda bulunmakla", "silah temin etmekle" suçlanıyor.
Ruanda Araştırma Komisyonu’nun, "AB Dönem Başkanı" Fransa’yı resmen suçlayan raporunun "bomba tesiri yapacağı" ifade ediliyor. Komisyon, raporunda, Ruanda hükümetine, "Fransa devletine karşı uluslararası kurumlarda suç duyurusunda bulunmasını ve dava açmasını" öneriyor.
Fransa, çeşitli yöntemlerle Ruanda hükümetine baskılar yaparak söz konusu soykırım suçlamalarına resmiyet kazandırılmaması için çaba harcıyordu. Uzmanlar, Ruandalıların bu baskılara boyun eğmediklerini, gerçeklerin ortaya çıkmasından yana tavır koyduklarını ifade ediyorlar. "
radikal

Salı, Ağustos 5

rüya - 2

" 'Bana uzun vadede, uzun vadede deyip durmayın,'dedi, John Maynard Keynes," dedi Kadızade, '"Uzun vadede hepi­miz ölmüş olacağız.' "
alev alatlı - rüya

rüya - 1

"'Aynen!' diye söze girdi, KOALİSYON Eğilim Belirleyici­si Frédéric Beigbeder'i klonlayan Alp Konuralp, 'Ben onlara boku satan adamım. Asla sahip olamayacakları o şeylerin ha­yalini kurduran. Hep mavi gökyüzü, daima güzel kadınlar, Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk. Kılı kırk yararak yaratılmış görüntüler, moda müzikler. Ne ki, zar zor biriktirdikleri paralarla, son kampanyamda itelediğim rüyala­rının arabalarını satın almayı başardıklarında, ben onları çok­tan demode etmiş oluyorum. Ben üç model önden gidiyo­rum ve her zaman onları hüsrana uğratmanın bir yolunu bu­luyorum. Parıltı, attıkları her adımda onlardan biraz daha uzaklaşan, o masal ülkesinin adı. Onları yenilik bağımlısı ya­pıyorum. Yeniliğin avantajı hiçbjr zaman yeni kalmaması. Her zaman bir öncekini eskitecek yenilik bulabiliyorum. Sal­yalarını akıtmak. Benim kutsal görevim de bu. Bizim mesle­ğimizde kimse onların mutlu olmalarını istemez, çünkü mut­lu insanlar tüketmezler.' "
alev alatlı - rüya

Cuma, Ağustos 1

Tuzla 101’inci canı aldı, duyan olmadı

"Kurulan komisyonlara, yazılan araştırma raporlarına rağmen Tuzla’da iki gün önce bir işçi daha öldü. GEMSAN tersanesindeki patlamada kompresör bakım işçisi İbrahim Çelik’in başına metal parçası isabet etti

Birbiri ardına işçi ölümlerinin yaşanması üzerine TBMM tarafından özel araştırma komisyonu kurulması, tersanelere ilişkin sayfalarca rapor açıklanması Tuzla tersanelerinde ölümleri durdurmaya yetmedi. GEMSAN Tersanesi’nde kompresör tamircisi olan İbrahim Çelik, patlama sonucu fırlayan metal parçasının başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitirdi. GEMSAN Tersanesi’nde bakım işçisi olarak çalışan 35 yaşındaki İbrahim Çelik 29 temmuzda tersanenin kompresör dairesinde çalışırken patlama meydana geldi. Patlamayla etrafa saçılan demir parçaları talihsiz işçinin işçinin başına çarptı. Ağır yaralanan Çelik, önce Tuzla Devlet Hastanesi’ne ardından Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanede yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayan Çelik, tersanelerdeki iş kazası sonucu ölen 101. işçi olarak kayıtlara geçti. GEMSAN tersanesinin kompresörlerine bakım hizmeti veren Atlas taşeron Firması’nın elemanı olduğu öğrenilen İbrahim çelik’le ilgili açıklama yapılmazken, tersane yetkilileri soruları yanıtsız bıraktı. Kazanın ardından iş müfettişlerinin tersaneye gelerek incelemeler yaptığı öğrenildi. DİSK’e bağlı Limter-İŞ Sendikası Başkanı Cem Dinç, 16 Haziran’da yaptıkları genel grevin ardından tersanelerde küçük düzelmeler olduğunu ama iş güvenliğinin yine tam olarak sağlanmadığını söyledi."

Taraf