Pazartesi, Eylül 29

inkâr beğendi

"... İçişleri Bakanı'na, 'Nevruz'da Hakkâri'de polislerce kolu bükülen bükülen bükülen çocuk'u sordu muhalefet milletvekili.
Bakan dedi ki, 'İşkence yoktur. Şikâyet yoktur. Soruşturma yoktur.'
Az kalsın diyecekti ki, 'Çocuk da yoktur.'

Memlekette, 'şikâyet' olduğunda mutlaka devlet ve devlet gibi güçlüler karşısında hakkını alırsın, adaleti bulabilirsin zaten!
Öyle mühimdir şikâyetin olup olmaması.
Oysa çocuğun babası 'Şikâyetimiz var' da diyor.
O bir yana, bakanın gözlükleri de var; görüntüler orada duruyor.
Ama muhtemelen bizde görev anlayışı şöyle olabiliyor:
Bakan kendi memurunu koruyacak, kollayacak önce; memurunun mağdurunu değil.
Memurunu korumak da şöyle:
Çalışan olarak hakkını, hukukunu, geçim koşullarını, angarya iş yükünden bunalmamasını filan dert etmeyeceksin.
Zanlı ise, suçlu ise kollayacaksın.
Kırılası diye bellediğin kolları bükmüşse, alınası normaldir sandığın canları yok etmişse, koruyacaksın.
13 yaşında bir çocuk delik deşik edildiğinde de...
14 yaşında bir çocuğun kolu ikiye bölündüğünde de...
12 yaşında bir çocuğun gözü plastik mermiyle alındığında da.
Çünkü bu çocuklar 'potansiyel suçlu' sayılıyor ve ne acı ki, alınmış canları, çıkarılmış gözleri, bükülmüş kolları 'potansiyel suçun fiili cezası' olarak tescilleniyor... "
umur talu'nun yazısının tamamı, sabah

Pazar, Eylül 28

bağımsız ama düğümlü gazeteci

"... Şıracılar ile bozacılar bazen kapışıyor.
Birbirlerinin yolsuzluğunu, usulsüzlüğünü, brifingçiliğini, yardakçılığını, yandaşlığını, tacirliğini, ecirliğini, katipliğini filan kınıyorlar.
Kınama ne kelime; küfür, kıyamet bindiriyorlar.
Balık hafızamız, en son ne duyduysa onunla "muhakeme, yargı" oluşturuyor.
Daha önceki unutuluyor, suçlayanın kirli çamaşırı kurutuluyor, her keşifte yeniden "Amerika" deniyor.
Sadece balık hafıza değil; aynı zamanda hastalıklı bir ayrımcılık.
Herkes arızayı, tiksindiriciliği, sapmayı, çürümeyi sadece "karşı olduğu taraf"ta buluyor.
Aslında, "karşı taraf" dedikleri, farklı surette aynı karakter, aynı kir, aynı pas, aynı ruh sefilliği, aynı vicdan erozyonu, aynı mesleki karartma, aynı tefessüh, aynı kanal, aynı pozisyon, aynı kanalizasyon... "
umur talu'nun yazısının tamamı, sabah

Cuma, Eylül 26

kotlar beyazlıyor, hayatlar kararıyor

daha önce şu yazıda kot taşlama işçilerinin başlarına gelenlerden bahsedilmişti, şimdiyse kottaslama.org'da yayınlanan aşağıdaki boykot metnini okumanız ve bu çalışanları anlamanız dileğiyle...


"KOT TAŞLAMA, SATMA, ALMA
BOYKOTA KATIL!

Şirketlerin kot taşlama katliamını artık bilmeyen yok.
Haberlerde çıktı kot taşlama işçileri, tv kanalları onların üzerinden reyting yaptılar.
Gazetelerde boy boy resimleri çıktı, sayfa sayfa haber oldular, gazetelerin de tirajı arttı.
Şimdi herkesin haberi var ama işçilerin durumunda hiçbir değişiklik yok.
Devletin bu katliama karşı bir şey yapacağını düşünmek ahmaklık olurdu.
Öyle ya önemli olan ihracatımız, gayrisafi milli hasılamız, patronların cebine dolan dolarlar, eurolar…
Zaten patronlarla yönetenler aynı şebekenin elemanları değil mi.
Komşuda pişer bakanlara, müsteşarlara da düşer.

Katiller tezgahı çok iyi kurmuşlar, işçiler mahkemeler önünde ya da başka mercilerde ne bir sağlık güvencesi hakkı ne de tazminat alabiliyorlar.
Çünkü sigortasız oldukları için bu işte çalıştıklarını ispat edemiyorlar.
Hastalıktan dolayı başka bir işte çalışamıyorlar, yetmezmiş gibi ilaçlarını dahi alamıyorlar.

Burada iş hepimize düşüyor, zaman dayanışmamızı gösterme zamanı.
Zaman gözünü para hırsı bürümüş patronlara ve onların suç ortaklarına karşı çaresiz olmadığımızı sessiz kalmayacağımızı göstermenin zamanı.

Çünkü hepimiz öyle ya da böyle aynı çarkın dişlileri altında eziliyoruz.
Biz bu katliamları yapanlara, ezenlere, sömürenlere insanların hayatlarıyla oynayıp sonrada “biz lazerli sisteme geçtik” deyip işin içinden sıyrılmanın bu kadar kolay olmadığını gösterebiliriz.

Nasıl mı?
Bu şirketlerden taşlanmış ya da taşlanmamış kot ya da başka bir ürün satın almayarak ve bu tavrımızı çevremizde yaygınlaştırarak!

Eğer bunu başarabilirsek;
Hem bu katillere yaptıklarının bedelinin bir kısmını ödetmiş olacağız, hem de bir daha böyle bir şey yapacak olanlar bir kere değil bin kere daha düşünmek zorunda kalacak.

KOT TAŞLAMA, SATMA, ALMA
BOYKOTA KATIL!

kottaslaMA.org"

Çarşamba, Eylül 24

bebek ölümleri

"Ekrandaki renkli yazı giderek büyüyor: "Esrarengiz bebek ölümleri!" "Çok yakında sinemalarda" tonunda bir ses devam ediyor:
"13 bebek neden öldü?!"
Zonk zonk zonk, yazılar gidip geliyor. Genç bir anne ve baba yan yana oturtulmuş, şaşkın şaşkın kameraya bakıyorlar, bakmamaya çalışıyorlar. İnsanların çocukları ölmüş, bir de "artizlik" yaptırıyorlar. En sonunda da reklam başlıyor:
"Bebekleri ölen çift Sabahların Sultanı’nda!"
Dün sabah yani, insanlar acılarını iki reklam arasına dolgu malzemesi yapmak zorunda bırakıldılar. Hem reklamverenler kazandı hem programcılar hem de 24 saat içinde hastanede 13 bebek ölümünün "esrarengiz" olarak paketlenmesiyle sorumluluktan kurtulan Sağlık Bakanlığı. "Win win win (kazan kazan kazan)" bir bebek ölümü vakası!

Esrarsız bebekler
Önceki gün, İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yeni Doğan Ünitesi’nde 24 saat içinde 13 bebek öldü. Heyetler, savcılar nedenini araştıracak. Ben size onların söylemeyeceklerini söyleyeyim. Bizim bebeklerimiz niye ölüyor, anlatayım.
Doktorlar, yürümeyi sevdikleri için yürüyüş yapmıyorlar yıllardır. Özellikle AKP döneminde metalaşan sağlığın, insan onuruna yakışan bir biçimde yeniden düzenlenmesi için bağırıp duruyorlar. Başbakan doktorlar ne zaman gösteri yapsa "Bunlar işini yapmıyor, daha fazla para istiyorlar" demeye getiriyor.
Oysa doktorlar 1980’lerde başlayan ama AKP’nin "Sağlık Reformu" ile tamamen dükkânlaştırılan hastanelerin insan yiyen makineler olmasını engellemeye çalışıyorlar.

Esnaflaştırılan doktor
Geçenlerde ameliyat olan bir arkadaşımın "Kaçak et mezbahası gibi olmuş" dediği hastanelerin bu hale gelişinin nedeni siyasi iktidar. Başbakan’ın talimatıyla "Hasta, kapıdan çevrilmeyecek" dendiği için kuvözlerde üç bebek birden yatıyor. O üç bebek birden yattığı için hastane enfeksiyonu 13 bebeği birden öldürebiliyor.
Esnaf ve tüccarların iktidarı olan bu hükümet, doktorları esnaflaştırdığı, hastaneleri ticarethaneye dönüştürdüğü için bebekler ölüyor. Başbakanımız kürsülerden "Üç çocuk yapın" gibi sorumsuz açıklamalar yaptığı için...
Bu hükümet doktorlara, bilime, üniversitelere açıktan bir savaş başlattığı için, bütün bebeklerin akıbetini Allah’a bıraktığı için... Dükkân haline getirilen hastanelerde bütün işler dayı oğlu, amca çocuğu taşeronlara yaptırıldığı için, AKP destekçileri sermayeyi ele geçireceğiz diye canhıraş çabaladığı, çabalarken hırstan gözleri karardığı için bebekler ölüyor...

Şükret ve dans et!
Bu bebeklerin vebalini boynunda hissetmeyen siyasetçiler yüzünden bebekler ölüyor. Sağlık Bakanı hâlâ istifa etmediği için... Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim hastanelerinde uzman eğitilmediği ve personel yetiştirilmediği için...
Ve sonra, en sonunda, ölü bebeklerinin hesabını sormayan insanlar, dualarla yardım kömürünü, ekmeğini alıp, şükredip şükredip şükredip, şükürlerin sonuna gelince iki çiftetelli arasına acısını malzeme yapmak üzere televizyona çıkarılıyor. Sonra reklamlar giriyor. Birileri hep para kazanıyor, diğer birilerinin ise hep bebekleri ölüyor."
ece temelkuran, milliyet

Salı, Eylül 23

toki

doğan ile erdoğan'ın birbirine girmesi en çok heralde bizim işimize yaradı, diyeceğim ama "işe yaramak" pek de doğru bir tabir olmayacak. tüm pis kokular ortaya çıkmaya başladı.

misal normalde dar gelirliler için siteler yapan toki, milletvekillerine de diğer sitelerinden daha farklı bir site çalışması yapmış. kanal d haberdeki sayılara göre %100 den daha fazla bir fark var milletvekillerinin alış fiyatıyla, evlerin şu andaki fiyatları arasında. hadi bunu geçtik diyelim milletvekillerine soruyorlar bu durumu. adam hiç yadırgamıyor yani sanki bu onun hakkıymış gibi bi tavrı var. eskiden insanlar utanırdı çok mu geride kaldı o günler, yoksa olmadı mı hiç.

ben bu tokinin ev sahibi yaptığı "dar gelirli" milletvekillerini içim burkularak izledim, insan istiyorki bir dernek olsun deniz feneri tadında ve bir şekilde yardım ulaştırsın, dar gelirli milletvekillerimize.

Çevrecinin daniskası Erzurum’da

" Erzurum’un AKP’li Büyükşehir Belediyesi Lala Paşa Cami çevresindeki ağaçları bir gecede katledip yerine metallerini ekti
ERZURUM Büyükşehir Belediyesi, tarihi Lala Paşa Camisi’nin çevresindeki 11 çam, huş ve kestane ağacını bir gecede kesti. Yaklaşık yarım asırlık ağaçları kesen AKP’li belediye, bunların yerlerine ışıklandırılmış metal ağaçlar dikti. Büyükşehir Belediyesi ağaçların kuruduğu için kesildiğini ileri sürerken, semt esnafı “Belediye tepkilerden çekindiği için ağaçların tümünü bir gecede kesti. Yeşili katletti. Yerine metal ağaç dikti” dedi... "
haberin tamamı, radikal

‘Ananı da al git’ yetmedi, davalarla anasını ağlattılar

vatandaşın üzerine gidip, onu mahkemelerde süründürmek kolay tabi başbakan için. peki kraldan çok kralcılara noluyor. çiftçi hık dese dava açmışlar, her tepkiye her eleştiriye bu kadar hazımsızlık niye. hem o koltuklarda oturup hem de burnundan kıl aldırmayacaksın, kimse sesini çıkarmayacak, istenen vatandaş profili böyle bişey heralde. burda o vatandaşa yapılan hiçbirşey değilse ayıptır. bu dava açma-açtırma gayretini "dişli"sinden, fenerine diğer vakalarda da görmek isteriz.

"Başbakan Erdoğan’la tartışan ve‘Ananı da al git’ terslemesine maruz kalan Mersin’li çiftçi hakkında açılan davalar karşısında ne yapacağını şaşırmış durumda


BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan'ın 11 Şubat 2006 tarihinde Mersin gezisinde “Çiftçinin hali ne olacak? Anamız ağladı. Hangi yüzle geliyorsun buraya?” diyerek tepki gösteren ancak, Erdoğan'ın “Ananı da al git” sözleriyle karşılaşan 45 yaşındaki çiftçi Mustafa Kemal Öncel, ‘Başbakan'a hakaret' suçundan beraat ederken, 9 davadan 3’ünden toplam 3 yıl 9 ay hapis cezası aldı, diğer 6 dava ise sürüyor.
Başbakan Erdoğan 11 Şubat 2006'da partisinin ilçe kongresinin yapıldığı Edip Buran Spor Salonu'na gelirken çiftçi Kemal Öncel bağırdı. Öncel'in üzerine yürüyen Başbakan korumaları ağzını kapatıp, onu yaka-paça uzaklaştırmak İstedi. Başbakan, korumalarına “Bırakın yanıma gelsin” diye talimat verince, uzun süre gündemde kalan tartışma oldu. Öncel, götürüldüğü karakolda ifadesi alındıktan sonra sevk edildiği mahkemece serbest bırakıldı. Öncel hakkında Mersin 1'inci Sulh Ceza Mahkemesi'nde ‘Kamu görevlisine hakaret' suçundan 3 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Öncel, bu davada yeterli delil elde edilemediği ve suç unsurları oluşmadığı gerekçesiyle beraat etti. ..."
haberin tamamı, radikal

Cumartesi, Eylül 20

Bu da bambaşka bir bakış açısı...

"... Deniz Feneri e.V davası süreci boyunca yolsuzluk iddialarına hiç yer vermeyen Vakit, kararı da ‘bambaşka bir bakış açısıyla’ duyurdu: İki tahliye!
Vakit’in duruşmayla ilgili ilk haberi, ‘Şerre destek hayra köstek’ sürmanşetiyle verdiği Başbakan Erdoğan’ın ilk açıklamasıydı.
‘Kartel ramazanda azgınlaşıyor’ logosu kullanılan gazete “Kartel medyası Deniz Feneri’ni hedef alırken içkiye serbestlik isteyen şer güçlerini açıkça destekledi” dedi. Doğan Grubu dergisi Capital’de Deniz Feneri’nin en başarılı STK seçildiği haberini ‘Derginden utan be adam’ sürmanşetiyle verdi. Kararı, “Doğan grubu ve CHP’nin rant elde etmek ve hükümeti yıpratmak için dört elle sarıldığı Almanya Deniz Feneri davasında iki tahliye çıktı” diye duyurdu ..."
haberin tamamı, radikal

Cuma, Eylül 19

yabancı korkusu

"... Bu konu Türkiye’nin en büyük sorunu. Bu sorun çözülmeden bu toplum aydınlığa çıkamaz. Son günlerde her yerden bu soruna ilişkin “alt-sorun”ların bombardımanı altındayız. İşte, bugün, Kayseri’de belgesel çekilirken sura asılan haçlı bayraktan ötürü çıkan kargaşalığı okuyoruz. Aklıma ilkokul geldi: Turgut Reis’in Malta kuşatmasının resmini yapmaya çalışıyorum resim dersinde. Bizimkiler hilâlli sancaklarıyla, Malta surlarında haçlı bayraklar çizmişim; yanımdaki kız, “Örtmenim” diye parmak kaldırdı. “Murat put yapıyor.” Sene 1950! Aynı yerdeyiz! (“Örtmen”de gelip “çizmeyiver” demişti.) ... "
murat belge, taraf

Perşembe, Eylül 18

yağmur, sel, istanbul

biraz önce haberleri izlerken gördüm. dün akşam yağan yağmur istanbulda 2 kişinin ölümüne sebep olmuş. biri sultanbeyliğinde bir adam evinin önünden sele kapılıp boğulmuş, diğeri kartaldan bir kız sele kapılmamak için tutunduğu elektrik direğinde elektrik çarpması sonucu ölmüş. istanbula ne zaman yağmur yağsa akşam haberlerde bir sürü rezillik izlemek mümkün. peki bu kadar senedir neden bir ilerleme yok, niye her seferinde bu rezilliğe mahkum oluyoruz. belediyelerin lale dikmekten, kaldırım taşı değiştirmekten başka sorumlulukları yok mu. böle söleyince efendim istanbul 10 milyon kişilik şehirmiş bıdı bıdı bahane kıtlığı mı var. istanbula bu 10 milyon kişi dün mü geldi, yoksa ondan önceki gün mü. insan hayatının kum torbasıyla karsılastırılabilir olması sadece tuzla sınırları içinde değil heryerde karsımıza dikiliyor.

Blogların Amiral Gemisinden alternatif monopol


Atilla Atalay blogdan, Alper Atalan yapmış.

Cuma, Eylül 12

12 eylül

dünkü yazı şilide 1973'ün 11 eylülünde olan bir darbedendi, bugünkü daha yakından 12 eylül 1980'den.

"Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor. Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’
Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu.

Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!

‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.
Ramazan Yukarıgöz’ün annesi tabutun başındaymış gibi anlatıyor:
“’Açın tabutu, çocuğumu göreceğim’ dedim. ‘Mühür var, açamayız’ dediler. ‘Ben bu devletin mührünü tanımam’ dedim, çektim attım mührü. Bir açtım ki tabutu... Saçları yeni taranmış sanki. Kaşları kalem gibi, yüzü...”

Kenan Paşaaa!
Onun sesi titrerken başka bir avukat başlıyor, başka bir idam sahnesine:
“Cellat boynuna ipi geçirmek için uğraşıyordu. ‘Bırak’ dedi, ‘Ben yaparım. Bir yerimi sakatlayacaksın yoksa’. Aldı yağlı urganı, kendi boynuna geçirdi. Sonra... 21 dakika sallandı ipin ucunda. Yanına gittim... Birkaç dakika önce saçını okşadığım çocuğun... Saçlarını okşadım.”
18 yıl önce ölmüş bir çocuk için, bütün çocuklar için, 18 yıl önce teker teker ellerinden alınmış arkadaşları için, kum gibi akıp giden insanlar için, anlatanların sesi titriyor. 15 dakikalık film bitiyor ve ta içimden şunları demek geliyor:
Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!
Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...
Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!"
Ece Temelkuran , milliyet

Perşembe, Eylül 11

"onlar güçlü, biz haklıyız"

salvador allande'nin 11 eylül 1973 de bir askeri darbeyle devrildiğinde radyodan halka son seslenişi ve başlık da yine allande'nin ünlü bir sözü.

"Dostlarım,
Şurası muhakkak ki bu size son seslenme fırsatım olacak. Hava Kuvvetleri Magellanes Radyosu'nun antenlerini bombalamış bulunuyor.
Sözlerimde acılık değil, hayal kırıklığı var. Bu sözlerim yeminlerine ihanet eden Şili askerlerine ahlaki bir ceza olsun.

Bu şartlar altında bana kalan tek şey emekçilere şunu söylemek: Çekilmeyeceğim! Bu tarihi noktada halka bağlılığımı canımla ödeyeceğim. Ve onlara sözüm şu olacak: Eminim ki, binlerce ve binlerce Şililinin vicdanına ektiğimiz tohumlar sonsuza dek kuruyup gitmeyecek.
Ellerinde güçleri var ve bize hükmedebilirler, ama toplumsal süreçler cürüm ve kuvvet yoluyla durdurulamaz. Tarih bizimdir ve tarihi halk yapar.

Ülkemin emekçileri: Her zamanki bağlılığınızdan, ve sadece büyük adalet özleminize tercüman olan ve Anayasa'ya saygılı olacağına söz verip bunu yerine getiren birine duyduğunuz güvenden dolayı teşekkür etmek istiyorum.
Bu son noktada, size seslenebildiğim bu son anda, olanlardan ders almanızı isterim: dış sermaye, emperyalizm gericilikle birlikte Silahlı Kuvvetler'in geleneğini bozduğu bu iklimi yarattı. Bugün bunlar, dış destekle, kendi kârlarını ve ayrıcalıklarını korumayı sürdürmek için iktidarı yeniden ele geçirmeyi umut ediyorlar.

Ülkemizin bize inanan mütevazi kadınları, çocuklarıyla ilgilendiğimizi bilen anneler, herkesten önce size sesleniyorum. Ve kapitalist toplumun avantajlarına savunan meslek birliklerinin, ayrımcı birliklerin desteklediği fitne ve kışkırtmaya karşı çalışmayı sürdüren Şili'nin vatansever çalışanlarına sesleniyorum. Şarkılar söyleyen ve bize neşelerini ve mücadele ruhlarını veren gençlere sesleniyorum. Eziyet görecek olan Şilililere, emekçilere, çiftçilere, entelektüellere sesleniyorum. Eziyet görecekler çünkü faşizm birkaç saattir ülkemizde kol geziyor. Harekete geçme yükümlülüğünde olanların sessiz bakışları altında, köprülerin uçurulduğu, trenyolu hatlarının kesildiği petrol ve gaz boru hatlarının tahrip edildiği terörist saldırılar sürüyor. Söz vermişlerdi. Tarih onları yargılayacak.

Kuşkusuz Magallanes Radyosu susturulacak ve sesim artık size ulaşamayacak. Ama bunun önemi yok. Onu duymaya devam edeceksiniz. Her zaman yanınızda olacağım. En azından, ülkesine bağlı, şerefli bir insan olarak anılacağım.

Halk kendini savunmalı ama kendini feda etmemelidir. İnsanlar ne yok edilmeye veya kurşunlarla delik deşik edilmeye ne de küçük düşürülmeye izin vermemelidir.

Ülkemin emekçileri; Şili'ye ve onun kaderine inanıyorum. Başkaları ihanetin galip gelmeye çalıştığı bu karanlık ve acı anın üstesinden gelecekler. Bilin ki, er ya da geç büyük bulvarlar yeniden açılacak ve özgür insanlar daha iyi bir toplumun inşası için üzerinde yürüyecekler.

Yaşasın Şili!
Yaşasın halk!
Yaşasın emekçiler!
Bunlar son sözlerim ve eminim ki kendimi boş yere feda ediyor değilim; eminim ki, en azından bu ağır cürüm, alçaklık ve ihaneti cezalandıracak ahlaki bir ders olacaktır.

Santiago, 11 Eylül 1973"

*SolakKedi' den