Cuma, Aralık 4

bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkün

Dün gittik tuzlada piyade okulunda yedek subaylık sınavına. Sabah 9 gibi ordaydık akşam da 9 gibi çıkabildik. Benim numaram 14350 idi =) 3 günün toplamı bu sayı tabii. Önümüzde yaklaşık bi 4bin kişi vardı biz gittiğimizde.
Detaylarla sizi yormiim, özet geçeyim : “3 buçuğa kadar dışarda sonrasında içerde olmak üzere mal gibi bekledik” =) ve orda yapılan sınav dışındaki hiç bir iş için aslında bize ihtiyaçları yok. askerlik şubesi evrakları bana vericeğine piyade okuluna gönderse orda bir hafta boyunca evrakları istedikleri gibi dizseler, imzalasalar, alsalar napıyorlarsa yapsalar sonra sınava gidince de zarf ile bize geri verseler 3 gün boyunca aralıksız süren bir rezillik ortadan kaybolmuş olur. Ama o zaman mantıklı olurdu ki bu tsk'da kabul edilemez bir hakaret olarak algılanıyor sanıyorum.

orda beklerken bu başlık aklıma geldi, bu işlemlerin bu kadar verimsiz yürümesi rastlantı eseri olamaz. bunun üzerinde ciddi çalışmış olmaları lazım bu kadar verimsiz yapabilmek için.

Dışardaysa bu işin ekonomisi oluşmuş çaycılar, köfteciler, kalem, silgi satanlar, emanetçiler ve en ilginci belki traş bıçağı satan aynı zamanda araca takılı bir ayna ve yanında traş köpüğü ile traş imkanı sağlayan esnaf. Her aracın üzerinde “emanet alınır” yazıyor. Bir arkadaş işi büyütmüş, güven sağlamak amacıyla böle kilitli koca bi dolap getirmiş koymuş oraya emanet alıyor.
Sonra zabıta geliyor, herkese 15 gün içinde ödenirse 45 lira olan =) 69 liralık bir ceza yazıyor ve gidiyor. Sanırım 3 gün boyunca bu aynen böyle devam ediyor =)

Çarşamba, Aralık 2

üçgenler

"Ali'nin üçgenidir bu çizdiğim
nerde öklid'in üçgenleri bu nerde
na şunlar üç açısı üçü de yoksul
biri sıfırın altında sekiz derece
birine atan atmış tekmeyi işi yaş
biri sizden bir sigara istiyor
sadece bir sigara ne sandınız
ne şu
ne bu
sadece bir sigara istiyor ki tüttürsün
nerde öklid'in üçgenleri bu nerde
..."
üçgenler, cemal süreya

Salı, Aralık 1

dersim

onur öymen'in mealen "analar ağlamasın diyerek bu meseleleri çözemeyiz, bakın atatürk dersimde böyle mi yaptı" diyerek aklındakileri ortaya sermesi ile dersimde neler olduğuna dair bir sürü yazı yayınlandı gazetelerde, dergilerde.

bu ayki ntv tarih'in de kapak konusu dersim. 75 yaşında asılması kanunen mümkün olmadığı için kaç yaşında olması gerekiyorsa o yaşa çekilen ve sonra da asılan seyid rıza'nın son sözlerinden bir alıntı ile "ayıptır, zulümdür, cinayettir" ile çıkmış kapak.

sabiha gökçenden bir alıntı var yazının sonunda 1987'de nokta dergisinde söylenmiş, diyor ki :
(koyu kısımlar sabiha gökçene diil bana ait, ama ona ait de olabilirdi. bu gerçekdışılık metnin ona ait olan kısmında da var çünkü)

"keşif yapılıyordu. ordunun da istihbaratı vardı. biliniyordu bu kötü kişilerin nerde olduğu. çoluk çocuk olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu. (o zamanlar türkiye askeri teknolojide çok ilerlerde olduğundan evleri bombalayıp sadece aile içindeki "kötü kişileri" öldüren acaip silahlara sahipti) böyle birşey olmamıştır. (uçaklardan kırmızı güller atıldı aslında, olan budur) ufak bir azınlığın ayaklanması neticesinde böyle bir harekata gerek duyulmuştur ve kısa zamanda önlendi. pek mühimsememek lazım aslında bunu. (tabi canım 3-5 kişinin burnu kanadı die neden bu kadar büyütüldü anlamış değilim) evvela yerden birtakım hareketler yapıldı. sonra havadan ufak bir ayaklanmayı bastırmaktı. nihayet oradaki insanlar da bizim insanlarımızdı. (öldürdüysek de yabancı değil, bizimdi yani bu insanlar) ama her zaman bu gibi haller olabiliyor, her yerde. yaşadıkları yerler iptidai idi, konut denecek halleri yoktu. (biz de olaya şehir planlaması açısından yaklaştık) onları daha iyi bir yaşama kavuşturmak için başka yerlere yerleştirdiler. (bkz. polyanna) atatürk'ün gayesi buydu, daha insanca yaşamalarını istiyordu atatürk. (öteki dünyada) "

Pazartesi, Kasım 30

Inglourious Basterds - bu bir ne midir

chavez


"Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez, Cuma günü yaptığı açıklamada Filistin halkının İsrail’e karşı mücadelesini desteklemek amacıyla Filistin’le diplomatik ilişkilerini bir üst seviyeye taşımaya karar verdiklerini açıkladı. Venezuela, Ocak ayında Gazze işgali sonrasında İsrail’le diplomatik ilişkilerini kesmişti.
Filistin lideri Mahmud Abbas’la görüşen Hugo Chávez, görüşme sonrasında “Filistin’e bir büyükelçi atamaya ve bir büyükelçilik açmaya karar verdik. Şu an bir maslahatgüzarımız var, ikili ilişkileri geliştirmeye dönük anlaşmamız çerçevesinde önümüzdeki günlerde bir büyükelçi atayacağız” dedi.
Cuma günkü toplantıda imzalanan işbirliği anlaşmaları arasında 20 Filistinli öğrenciye Venezuela’da tıp eğitimi bursu vermek de yer alıyor. Chávez, eğitim konusunda çok sayıda öneride bulunduklarını belirtti.
Venezuela lideri “Filistin halkının, Filistinlileri kırmayı, öldürmeyi ve yok etmeyi amaçlayan soykırımcı İsrail devletine karşı mücadelesinin yanındayız” diye konuştu. Chávez’in eğitim bakanına, tüm okullarda Gazze’nin dar sınırlarını gösteren bir haritanın dolaştırılması ve bu topraklarda bir buçuk milyon insanın toplama kampı koşullarında yaşadığının anlatılması talimatını verdiği öğrenildi."

haber sol.org.tr'den ben yılmaz okumuş'un blogunda rastladım.
fotoğraftaki mahmut abbas, chavez ve simon bolivar üçlüsünü de kolay kolay birarada göremeyiz heralde.

Pazar, Kasım 22

aloo

geçen gün öğlen arasında bir alışveriş merkezine yemeğe gittik. Yemeği beklerken yan masaya bir kadın, bir erkek geldi. Buraya kadar dikkat çekici bir şey yok, olağan şeyler. Sonra bir ara adam blackberrysini çıkarıp biyeri aradı. telefonun sesini de kadınla birlikte duyabilicekleri şekilde dışarı verdi. adam telefonla aradığı her kimse, ona diyor ki : "seni en son ne zaman dövdüm ?"
bunu söylerken yüz ifadesini falan gayet ciddi tutuyor, şakadır heralde diye düşündük. sonra adam 1-2 farklı insanı daha aradı onlara da aynı soruyu soruyor. devamında da işte verilen cevaba göre "peki neden dövmüştüm hatırlıyor musun ? " , "çok mu dövmüştüm" gibi sorularla olayı irdeliyor.
nası bir şaka acaba bu =)
çeşit çeşit insan var diyip bağlamak istiyorum ey okur =)

Cumartesi, Kasım 21

üç cinayet

"Aile bütçelerine katkı sağlamak için Kurtköy’deki villalarda çocuk bakıcılığı ve temizlikçilik yapan üç kadın, evlerine dönmek için otobüs beklerken, aşırı hız yapan bir arabanın durağa girmesiyle hayatını kaybetti.
Okan Üniversitesi öğrencisi Berkant P., önceki akşam saat 19.00 sıralarında Tepeören Mevki Formula Caddesi’nde aşırı hız yaptığı otomobilinin direksiyon hâkimiyetini kaybetti ve yol kenarındaki otobüs durağına daldı.
..."

Pazartesi, Kasım 16

kot kumlama bir can daha aldı

"Bingöl’ün, çocuklarının birçoğu silikozise yakalanmış Taşlıçay Köyü, bu kez 24 yaşındaki Hacı Önal’ı kaybetti. Önal, silikozis hastalarıyla ilgili çekilen ‘Dönüş’ belgeselinde, bundan sonraki hayalini, “Tek istediğim şey... Sağlığıma kavuşmak istiyorum. Herkes gibi gezmek istiyorum” diye anlatmıştı fakat olmadı. Bir çocuk babası Önal’in kardeşi de aynı hastalığın pençesinde...
..."

iki dil bir bavul

akşam alkazarda "iki dil bir bavul" u izledim. çok güzeldi film. fazla sinemada yok eğer izlemek isterseniz biraz zahmetli olucaktır =)
güneydoğuda yaşam ile ilgili pek bir bilgisi olmayanlar için sarsıcı olabilir.
henüz yeni izlemişken, anadilde eğitim hakkının ne kadar elzem olduğunu da söylemeden duramam. ben ilkokula gittiğimde bana ingilizce okuma yazma öğretmeye kalksalardı heralde toplama çıkarma gibi ikincil bilgileri de bikaç sene gecikmeyle öğrenebilirdim.
ayrıca yaz tatili diye de 3 aya varan sürede okulu kapatmak kadar saçma bişiy olamaz. ordaki çocuğun veya büyük şehirlerin varoşlarındaki çocukların okul dışında eğitimlerini sürdürebilicekleri bir alan yok. bu açıkça ortadayken 3 ay gibi bi ara çocuğun ailesinin onun eğitimine katkı yapmasının mümkün olmadığı durumlarda, çocuğun bildiklerini unutması, gerilemesi ile sonuçlanır.
ayrıca eğitimin filmdeki gibi alanlarda, ki sayıca çok fazla olduğu barizdir böyle okulların sadece bedava olması yetmez. defter,kalem,kitap gibi temel bir takım ihtiyaçların da devlet tarafından karşılanması gerekir.
eğer izlerseniz filmin zannımca en önemli karakteri zülkife de dikkat edin =)

Cumartesi, Kasım 14

alice harikalar diyarında

sabahın köründe, işe gitmek için uyandığım saatten bile erken kalkarak gittiğim askerlik şubesinden nihayet akşama doğru geri dönebildim. onlarca sırada, sabırla bekledikten sonra işlemlerimi tamamladım. tabi etrafı gözlemlemeden duramadım, ama ondan önce başka bişi var.
orda bir biyologla konuşurken, zira orda herkesle iletişim kurabiliyorsunuz aynı yolun yolcusu olmanın getirdiği hissiyat ortaklığı sayesinde. bir teyze geldi, elinde girişte verdikleri formla.
evladım dedi şunu doldurabilir misiniz, okumam yazmam yok pek. formu da kargacık burgacık harflerle yazmışlar zaten. tabii dedi biyolog olan arkadaş doldurduk formu. teyzenin oğlu askerdeymiş, evi de çocuk geçindiriyormuş askere gitmeden önce. şimdi çocuk askerden gelicek, yol parası yok. teyze de çocuğun asker olduğuna dair bir belge almak istiyor ki başka bir kurumdan buna istinaden yardım talep etsin. gel gör ki teyze çocuğun tc kimlik nosunu bilmiyor, ve formda illa bunu istiyorlar. netice olarak teyze bürokratik işleri aşamadı bugün.
diğer tarafta bizi zorla sıraya sokup yol parası diye 8 lira 65 kuruş gibi, haydar başın ev hanımlarına verilicek maaşı hesapladığı formüllerle hesaplanan parayı verdiler, onu almazsan işlemlerine devam edemiyorsun. alıcan, imzanı atıcan sonra devam.

halbuki o parayı zorla bize verene kadar ihtiyacı olanlara doğru düzgün bir miktar verseler. almak zorunlu olmasa orda ihtiyacı olmayan kimse sıra bekleyip almaz o parayı.

kapıdaki duyuruda yazan "askerde her türlü ihtiyacınız devlet tarafından karşılanıcaktır" cümlesi ise alice harikalar diyarında'dan bir alıntı onu gerçekle bağlantılandırmaya çalışmamak lazım.

( çok mühim not: haydar başın %40 ile tek başına iktidara koştuğu ama sonra nedense son anda hesap hataları ile bu oranın yanlış olduğunun anlaşıldığı vakitlerde haydar efendinin bir tane mali işlerle ilgili hikayelerden sorumlu elemanı vardı. bunu ntv de bir programa çıkarıyorlar seçim vakti. bu da anlatırken işte ev hanımlarına vericekleri maaş hikayesine gelince bu maaşın miktarının neden 600 değil 400 değil de 500 lira olduğunu açıklarken referans olarak gösterdiği kaynaklar 8.65 liranın hesabında da kullanılmış olabilir. 9 değil 8 değil 8.65 )

Pazar, Kasım 8

karadenizi dinleyesim varmış

bugün okurken 2 tane albüm dinledim. ikiside karadeniz türkülerinden oluşan albümlerdi. eğer daha önce kazım koyuncu dinlediyseniz bunları da dinlersiniz severek. biri "yüksek oranda radyasyon içeren" marsis'in yine marsis adlı albümü. diğeri de marsisi ararken rastladığım karmate'nin "nani" albümü. şuraya ikide youtube linki eklemek boynumuzun borcudur.


"gene aldı bir merak" ı şevval sam söylüyor.
bu arada 2 albümde kalan müzikten çıkmış tabiatıyla.

varoluşçu tehlike

"1956 yılında İstanbul'dan bir gazete haberi: 'Ekzistansiyalist Kulübüne karşı alınan tedbir: Bazı yabancı memleketlerde bulunan ekzistansiyalist kulüblerden bir eşinin de şehrimizde vücuda getirilmek istendiğini yazmıştık. Vali Prof. Gökay tarafından işe el konulmuş ve gerekli tedbirler alınmıştır. Türk gençliğinin manevi varlığına zarar getirecek bu taklid önlenmiş bulunmaktadır'
"
engin geçtan'ın "varoluş ve psikiyatri" kitabından bi alıntı.
çok şükür bu tehdit de savuşturulmuş, mazallah aksi bir durumda türk gençliğinin manevi varlığında yaşanacak tahribatı düşünmek bile istemiyorum.

Cuma, Kasım 6

V

5 kasımı da unuttum sanma ey okur =)
yurtta ve yavru vatanda v for vendetta toplu gösterimleri ve guy fawkes maskeli kalabalıklar ile kutlamasakta, aklımızda yani.
yavru vatan da nası kulak tırmalayıcı geldi şimdi.

bülent ecevit

bülent ecevit öleli üç yıl olmuş, vay be. ben hep ancak belgesellerde görebildiğim taksim mitingi görüntüleriyle hatırlarım eceviti.
genelde insanlar son zamanlarını hatırlamakta ısrar ediyorlar.
denk geldi bu ara onun "bir şeyler olacak yarın" 'ını okuyordum ordan bir şiiri ile bitireyim.

"bir şeyler olacak yarın
duruşundan belli
kırdaki atların
bulutların koşuşundan belli
kazışından köstebeklerin toprağı

karıncaların telaşından belli
bir şeyler olacak yarın
belki bir tomurcuk
belki bir ağacın düşen yaprağı
belki de bir çocuk

pek o kadar göremesek de uzağı
kuşların uçuşundan belli
bir şeyler olacak yarın
öbür günden önemsiz
bugünden önemli"
bülent ecevit, 1975

Cumartesi, Ekim 17

çivinin hayatı


vlad artazov , Ramin Bokharaei 'nin çivinin hayatı fotoğraflarına şurdan da bakabilirsiniz.

Cumartesi, Ekim 10

metro

bir süredir maslak-4.levent hattı iş çıkışı saatlerinde de çalışmaya başladı metronun. Geçen hafta boyunca akşamları şöyle sahneler oluyor. Taksim yönünden 4.levente geliyorum, metrodan iniyoruz. Çıkışlara doğru giderken karşı koridordan yani maslak'tan 4.levente gelen metronun olduğu taraftan onlarca insan birden üzerinize koşmaya başlıyor, taksim metrosunu yakalayabilmek için.
şunun zamanlamalarını daha makul yaparsalar olucak, her akşam üzerime doğru koşan insanlara alışık değilim.

ee-devlet

geçen hafta iki gün askerlik şubesine gittim. ilk sabah bahçede onlarca kişi mal gibi bekledik uzun bir süre, herhangi bir sıralama sistemi kullanmıyorlar tabi ki. Daha sonra öğlene doğru içeri girebildim. Orda tekrar bir sıraya girdik. bu sırada hangi şubeye gidiceğinize dair bir kağıt veriyorlar. Sonra bu kağıtta yazan şubeye gittim, karşı bina oluyor.
İçeri girdiğimde baktım banka tarzı vezneler ve veznelerin üstünde sıra numarası yazmasını beklediğiniz ekranlar var. Aha dedim buraya gelmiş medeniyet galiba. Sonra etrafa bakındım sıra numarası almak için bir alet olması lazım, ama yok. sonra danışmadaki kadına sordum nerden alıcağımızı numarayı. lütfedip bana doğru döndü, 1-2 soru sorduktan sonra bir kağıda 568 yazıp verdi, şurda 5 numarada bekliceksin diye ekleyerek. 5 numara ise son kaldığı sayıyı sorup +1 ekleyerek bir sonrakini çağırıyor. Sistemi satın almışlar ama sonra vazgeçmişler anlaşılan kullanmaktan. işte e-devlet budur.
kapıda da bir tane "şikeyet ve dilekleriniz" kutusu var, ama sadece kutu var. Ne bir kalem, ne bir kağıt.

Perşembe, Ekim 8

insani gelişmişlik endeksi

"Birleşmiş Milletler Gelişme Programı, İnsani Gelişme Raporu’nu yayınladı. İnsani gelişme sıralamasında Küba, ekonomik olarak kendinden daha büyük ve güçlü pek çok ülkeyi geride bırakarak 51. Sırada ve “Yüksek insani Gelişme” sınıfında yer aldı. Kişi başına düşen ulusal geliri yaklaşık 7.000 dolar olan Küba, İnsani Gelişmişlik Endeksi sıralamasında ulusal geliri kendisinden 3-4 kat daha fazla olan ülkelerin bile önünde yer alıyor. Açıklanan raporun ardından José Marti Küba Dostluk Derneği "Küba başarıyor, sosyalizm başarır" başlıklı bir açıklama yayınladı.

José Marti Küba Dostluk Derneği tarafından yapılan açıklamada "Küba bu başarıyı yıllardır süren ABD ablukasına rağmen gerçekleştiriyor. Çünkü insani gelişme matematiksel bir yalandan başka bir şey olmayan kişi başına ulusal gelir düzeyini değil eğitim ve sağlığa ilişkin daha gerçekçi başka refah göstergelerini de içeriyor" denildi.
..."

Pazartesi, Ekim 5

dünya çocuk günü

öz evladının parçalanan bedenini eteğinde taşımak nasıl bir yüktür.
savcı gelmez, otopsisi bir karakol köşesinde yapılır.
geriye bir tek fotoğrafı kalır, bir tek.


"sevgilim,
başlar önde, gözler alabildiğine açık,
yanan şehirlerin kızıltısı,
       çiğnenen ekinler,
       ve bitmez tükenmez ayak sesleri:
              gidiliyor.
ve insanlar katlediliyor :
       ağaçlardan ve danalardan
              daha rahat
              daha kolay
              daha çok.
..."

nazım hikmet

Cumartesi, Ekim 3

uykusuz

küçücük bir kız çocuğu

"
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür….
(Meçhul Öğrenci Anıtı, Ece Ayhan)


Bir roketle küçük bir kız çocuğu paramparça edildi bu ülkede. Annesi parçalarını eteklerinde taşıdı. O roketin nasıl atıldığını öğrenmek için savcılar gitmedi olay mahalline. Hükümeti, muhalefeti hani sesiniz? Susacak mısınız! Yarın çocuklarınızdan da mı utanmayacaksınız bu suskunluğunuz karşısında diye yazmış Ahmet Altan özetle 1 Ekim tarihli yazısında.

Neden susup susmayacağımız konusunda tereddüde düşmüş. Neden abesle iştigal eden bu soruyu sorup canımızı sıkmış anlaşılır gibi değil. Susacağımız belli değil mi? Hep susmadık mı?
..."
diye yazdı özlem yağız.

12 yaşında bir kız çocuğu katledildi roketle, biz bu haberi çok muhalif köşelerde, pek saygın gazetelerde göremedik laiklikle,ekonomiyle falan ilgili değil belki ondandır.


"işkence şerefsizliktir"

dergi dağıtılırken gözaltına alındı, istinye karakoluna götürüldü. ordan metris cezaevine sevk edildi. bu sürecin her aşamasında fiziki ve sözlü şiddete maruz kaldı ve en sonunda katledildi engin çeber.

tekrar söylemek lazım belki dergi dağıtırken göz altına alındı, ve cezaevine sevkedildi.
neden ?
dergi dağıttığı için.
dergi dağıttığı için, katledildi engin çeber.

işte ntv'ye servis edilen görüntülerde engin çeber ve 2 arkadaşı polis karakolunda başlıktaki gibi bağırıyorlar kameralara.
"işkence şerefsizliktir."

tabi bu görüntülerde kötü muameleye rastlamak zor, kamera etkisi heralde. sonra kameralar da kapanıyor tabi ki, yoksa polis nasıl işini yapsın.

gandinin 140. doğum yıldönümünden


2 ekimdi gandinin 140. doğum yıldönümü bu kare de yıldönümü etkinliklerinden.
(fotoğraf radikalden)

Perşembe, Ekim 1

tek üzüntüm ayakkabının yine hedefi bulamaması

tek üzüntüm ayakkabının yine hedefi bulamamasıdır efendim. birgün gazetesi çalışanı ve gençlik muhalefeti üyesi imiş eylemci arkadaşımız.
yılmaz okumuş'un "gazeteci gucci ayakkabısını fırlatabilir mi" yazısında renkhaberden yaptığı alıntıda konuyla ilgili birgün gazetesi politika editörü barış ince'nin hoş bir cevabı var :

"Hükümete yakın medya organlarında 'bir gazeteci bunu yapmamalı' tandansında görüşler beyan ediliyor. Ne diyorsunuz?
Bizi de sürekli arıyorlar an itibarıyla ve "Bir gazetecinin böyle bir eylem yapmasını normal buluyor musunuz" diyorlar. Niye normal bulmayalım? Kendi patronlarının yalan dolanlarını, sahtekarlıklarını, bin türlü katakulli işlerini saklayan ve hatta daha ileri gidip aleni bir şekilde savunan bunlar gazeteci oluyor da; halkın kanını emen emperyalist-kapitalist bir kuruluşun başındaki isme yönelik bu asil eylemi yapan kişi gazeteci olmuyor! Yok öyle yağma!..
"

anlamadığım bir mevzu da polis ne hakla siyasal eylemlerde her tuttuğu gencin ağzını kapatmak için yırtınıyor. bu kadar mı korkuyorlar "söz"den.

Pazartesi, Eylül 28

nerdesin vicdanım

söylemeyi unuttum size. umur talu bir süredir habertürkde yazıyor. nerde yazdığı da benim için önemli değil aslında. duvara yazsa gider okurum.

"muhtelif muhalif" yazısında der ki :
"...
Manzara şöyle:
Siyasi gücü eleştirirsen işsiz kalabilirsin, ceza görebilirsin.
“Karşı güç” denen Genelkurmay’ı eleştirirsen de öyle.
“Yargı gücü”ünü eleştirirsen de öyle.
Çeşitli ideolojik, milliyetçi, etnik, dini, cemaatçi veya yeraltı güçlerini eleştirirsen de öyle.
“İlan reklam gücü”nü eleştirirsen de öyle.
“Medya gücü”nü, özellikle çalıştığın grubu filan eleştirirsen de öyle.
Bu yüzden birçok gazeteci, köşe yazarı, ki hepsi çok eleştireldir, bu pozisyonlar içinde bir veya ikisini tercih eder. En azından “Yüzde yüz” riskini bertaraf etmek için. Ve böyle cesur bile olunur, demokrat olunur, cumhuriyetçi olunur, liberal olunur, muhafazakâr olunur!
Buna rağmen işler yine de kötü gidebilir. Oysa bir de şöyle bir pozisyon mümkün: Gerçekten eleştirel iseniz, açık veya maskeli ayrımcılıklar yapmayabilirsiniz. Tüm güçler karşısında samimiyetle eleştirel olabilirsiniz. Tabii faturaları da ödemeye hazır biçimde.
..."
umur talu

Cuma, Eylül 25

kaddafi bm'ye renk getirdi

radikalin haberinden parçalar :

"40 yıllık iktidarında ilk kez BM Genel Kurulu'na seslenen Kaddafi, Güvenlik Konseyi'ni 'terör konseyi' diye niteleyip, 65 savaşı önleyemediğini, terör ve yaptırımdan başka şey getirmediğini anlattı.
...
Libya adına genel kurul başkanı Ali Treki tarafından ‘krallar kralı’ diye takdim edilen Kaddafi, BM’nin Almanya’yı yenen üç büyük ülke tarafından kurulduğunu, ama bugün adil şekilde tüm devletlere eşit hak tanımadığını belirtti. Libya lideri, “Veto, daimi üyelerin varlığı BM Şartı’na aykırıdır. Veto kullanan güçler küçük ülkelere ikinci sınıf, horlanmış ülkeler muamelesi yapıyor. Şimdi, kardeşler BM’ye saygı yok, Genel Kurul’a itibar yok” dedi.
Treki’nin 15 dakikayı aştığı uyarısına aldırmadan 1 saat 36 dakika kürsüyü işgal eden, ama 1960’da Küba lideri Fidel Castro’nun 4 saat 30 dakikalık rekorunu yakalayamayan Kaddafi, “Afrika’nın 1000 kralı adına konuşuyorum” deyip el yazısıyla aldığı notlardan şu mesajları verdi:

* Süper güçler BM’yi kendi çıkarlarına kullanıyor. Üçüncü dünya korkutulmuş ve terörize edilmiştir. Afrika’ya Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelik verilmeli.
* Kimse bizi Güvenlik Konseyi kararlarına boyun eğmeye zorlayamaz. Konsey kararlarını kabul etmiyoruz.
* BM’de kararlar demokratik alınmalı. Kararlara uymayanlar üyelikten atılmalı. Kararlar güçlü ülkelere de uygulanmalı. Kararlar ya herkesi bağlamalı ya da kimseyi bağlamamalı.
* Bir başka ülkeye karşı askeri güç kullanmak BM’nin ruhuna aykırıdır. Güç ancak bütün ülkelerin çıkarına aykırı bir durumda BM kararı ile kullanılabilir.
* New York’a gelmek çok yorucu. Burada herkes uykusuz, yorgun. ABD’nin güvenlik önlemleri ve vize işlemleri sıkı. BM Merkezi New York’tan taşınmalı.
... "

bu arada kaddafi çadırını kurucak yer de bulamamış new york'da =) konuşmasının bir yerinde de genel sekretere kitapçık fırlatmış.

Çarşamba, Eylül 23

hala ölmedin demek

İ.K. (16 yaşında. Cizre’de tutuklandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13 yıl ceza verildi. Ceza, yaşı dikkate alınarak 7.5 yıla indirildi. Dosyası, Yargıtay’da): “Ortaokulu bitirdim, burada açık öğretime kaydolmak istedim ama param yok... Dosyam Yargıtay’da ama umudum yok. Bana fıkra gibi geldi. Yasalar, maddeler... Ben bir şey anlamadım, niye içerdeyim? Annem çok üzülüyor. Görüşüme geldiginde sürekli ağladığı için doğru dürüst konuşamıyoruz. Kardeşlerim şimdi Manisa’da çalışıyor, domates topluyorlar. Dışarıda olsam onlarla çalışırdım... Buraya bir grup geldi üniversiteden, durumumuzu araştırmak için. Kötü kokudan dolayı içeri girmediler. Dedim, biz nasıl kalıyoruz? 15 yaşında arkadaşımız var burada. Hakkında 20 yıl ceza isteniyor. Çok küçük, ceza da verecekler galiba... Geçen yemekte zehirlendik. Hastaneye götürülmedik. Dediler ki, bol bol su için geçer, dediler. Sanki bol su var.”

Salı, Eylül 22

taş atmanın cezası da ölümmüş meğer

"...
Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK), tartışma yaratacak bir karara imza attı. Kurul, Siirt’te, askeri araca taş atan kalabalığa, tam otomatik silahla yedi kurşun sıkan ve bir kişinin ölümüne neden olan uzman çavuşa ceza verilemeyeceğine hükmetti. Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “havaya ateş etmeliydi” kararına karşılık olarak “bölgenin özellikleri” gerekçesini öne sürdü.
..."

yargıtayın algısına göre bölgenin özellikleri havaya ateş açmayı engelliyor demek ki. taş atmanın cezası da anında infaz oluyor o zaman. sadece taş atanlar da değil etraftaki herkes ölmeyi hak ediyor bu şekilde.
hukuk ya da halk arasında bilinen adıyla guguk, burda ne zamandır vicdanımızın içindeki fil gibi. her hareket ettiğinde sadece kırıyor, döküyor.

şimdi hepsi aydın oldu, yersen

geç oldu ama nihayet red ve yeni harmanı bulup alabildim bu ay. yeni harmanda bu ay bir 12 eylül güzellemeleri bölümü vardı. rüzgar nerden eserse o tarafa dönme özelliği ile bilinen köşecilerden 12 eylül 1980'de de köşeci olanların güzellemeleri şeklinde. güç-sevicilik böyle birşey işte.
ben bir kısmını seçtim sizin içün buyrun :

"Devlet Başkanı'nın konuşmaları, televizyonda en ilginç polisiye diziden daha çok ilgiyle izleniyor. Türk toplumu, hep demagoji süslü püslü konuşmalar dinlediğinden, haksız da değil. Oysa. Evren Paşanın sade. halkın anlayabildiği. zaman zaman şaşırmalarla ayrı bir özellik kazanan öz bir konuşma üslubu var. "
(Bekir Coşkun, 20 Ocak 1981)

"Hainlerin, küstah ve kabadayıların, demokrasiyi yozlaşaran tüm güçlerin hepsi geriye itildi. Atatürk Türkiye'sinin temeline bir çivi daha çakıldı. Demokrasiye inancını açıklayan yeni yönetim, işçi-işveren ilişkilerinden köylümüzün efendiliğine, hatta
bankalardaki paralarımıza kadar güvence getirdi. O halde bize düşen görevler de olmalıdır. Fırsat düşkünlerine, sapık ideologlara inanmaksızın, fısıltıyı, dırdırı, dedikoduyu unutarak bu ülkede haysiyetli ve güçlü bir yapı oluşturmalıyız. Mutlu günler bizim, huzur bizim olmalıdır. Güçlü bir Türkiye için kini, nefreti, ikililigi. bölücülüğü bırakıp bütün olmalıyız. Bugün günlerden pazartesi. Yeni bir hafta, yeni bir dünya başlıyor. Atatürk'ün demokrasiye inanan evlatları haykırıyor: Ne mutlu Türküm diyene... Haydi işbaşına!." (Hürriyet. 15 Eylül 1980)

"Karabük'ten bir haber Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koymasından sonra şehirde 'ülkücü' gençlerle 'solcu' gençler önce bir araya gelme çağrısı yapmışlar...Ve Aydın, Ankara'dan başka haberler: Bu illerde bulunan cezaevlerindeki 'ülkücü' ve 'solcu' tutuklularla mahkumlar birbirleriyle kucaklaşıp barışmışlar.- Bize kalırsa bu anlayış havasının dogması bir korkudan değil tam tersine, bir korkunun kalkmasındandır. Özellikle düne kadar aynı sokakta 'birdirbir oynarken birbirine düşman edilen, 'örgüt' ile 'ölüm' korkusundan birer canlı robot haline dönüştürülen gençler, ilk defa bu korkuyu atma zevkini tattılar."
(Oktay Ekşi, 16 Eylül 1980)

Her geçen gün bir yeni uygar görüntüyü, aşırı davranışlardan kaçınan makul ve kamu vicdanını tatmin eder nitelikte haklı uygulamaları sergilemektedir. (Güneri Civaoğlu, 4 Ekim 1980)

"Cumhurbaşkanı Evren. 10 Kasım'da Anıtkabir Defterine duygularını yazarken. 'Demokratik parlamenter sisteme geçiş sınavını başardık' müjdesini vermektedir Atamıza.. Bir insan yürekten bunun sevincini duymasa. böyle bir ifadeyi seslendirir mi? (Mehmet Barlas. 14 Kasım 1983)

12 Eylül bir darbe değildir, diyen Orgeneral Kenan evren'e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilâl. Zira 'darbe' de, beğenilmeyen yönetim devrildikten sonra, şahsen iktidara geçip hükümet etme hırsı galiptir ve 'kalıcı olma' vasfı ağır basmaktadır. Halbuki 12 Eylül'de geriye dönük bir genel tasvib mevcuttur.
(Nazlı Ilıcak. 18 Eylül 1980)

Cuma, Eylül 18

işte guguk budur

diyarbakırda polise taş attığı iddia edilen çocuklar akp'nin özellikle bu hale getirdiği terörle mücadele kanunu aracılığıyla yetişkinmiş gibi yargılansın, hapiste tutulsun, türlü çeşitli pisliğe maruz bırakılsın.
adam öldüren, doğrayan, envai çeşit psikopatlığı yapan da çocuk olsun, işte guguk budur.

bonus

yok kredi kartı olan değil. şimdi derebeyi olarak atanandan sonraki emniyet şeysinin, kestiği ceza başına polise bonus olarak ortaya çıkardığı cin fikir meyvelerini vermeye başlamış ey okur.
baştan sona saçma olan bu fikri edinmek için hangi zihinsel süreçler işletilmiş tabi bunu söylemek zor. önyargılı da olmamak lazım zihin falan deyip, bu nadide fikrin ortaya çıktığı organ farklı da olabilir tabii, bilemeyiz.

"
...
“Bir keresinde kuafördeydim, çıkartıp karakola götürdüler. Kabahatlar Kanunu’na göre çevreyi rahatsız etmekten 69 TL para cezası kestiler. Başka sefer et ve ekmek almış gidiyordum, yine ceza kestiler. Bir günde iki tane kestikleri de oldu. Bazı tutanaklara imza atmadım, bazılarına attım. Korkuttular beni. Şiddet kullanıyorlar, aileyi işin içine karıştırıyorlar. Artık dışarı çıkmaya korkuyoruz.” Bir travesti yaşadığı baskıyı, korkularını böyle anlatıyor. Bu baskıyı yaşayan sadece o değil üstelik. Travesti ve transeksüeller endişeli ve tedirgin. İki aydır özellikle Beyoğlu ve Şişli’de transeksüellere günlük yaşam alanlarında bile ceza kesiliyor; Fırından çıkarken, markete giderken, kuafördeyken... İstanbul Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transeksüel ve Travestiler Sivil Toplum Girişimi (LGBTT) suç duyurusu yapmaya hazırlanırken, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ile başlayan ‘yakaladığı suçlu ve kestiği ceza başına puan kazanma’ uygulamasının cezaları artırdığını öne sürüyor.
...
"

ne yana dönsem sömürü

"...
Dizinin bir sahnesi için, 23 Ağustos’ta Zeytinburnu’ndaki Fox Televizyonu stüdyolarına giden 32 yaşındaki Fatma Elif Develi akşam saatlerine kadar sıcak havada süren yoğun çekim stresine daha fazla dayanamadı. Saat 18.30’u gösterdiği sırada televizyonun kafeteryasında oturan Mustafa Develi’ye heyecanla gelen bir görevli, "Eşiniz bayıldı" dedi. Develi, eşinin yanına gittiğinde yerde hareketsiz yattığını gördü
..."
radikaldeki haberin bir parçası bu.

Fatma Elif o günden beri yoğun bakımda.

nihayet bloguma ulaşabildim

bir süredir blogger üzerinde kara bulutlar dolaşıyor =) 2 gündür bloggera girişte sürekli problem yaşayınca heralde yasakladılar bunu da diye düşündüm.
gerçi resmi bi açıklama yok ortada ama belki bu sefer gizlice yasaklamışlardır.
nasıl ulaştın şimdi derseniz zaten ben dns'lerimi opendns.com adresleri olarak ayarlamıştım, uzun zamandır öyle. ona rağmen erişimde problem oluyordu.
yeni bir dns adresini (68.105.28.79) birincil dns olarak ayarladığımda çözüldü erişim problemim sanki =)

Perşembe, Eylül 17

adalete güvenicem de, nereye koyduğumu bulamıyorum

yan tarafta sürekli bulundurduğum umur talu'nun "cinayet mülkün temelidir" yazısından bir bölüm var. işte orda da bahsi geçen 23 kişinin öldüğü davutpaşa katliamının davasında bugüne kadar kimse ifade vermeye dahi getirilemedi. bugün de gördük ki savcılığın hazırladığı evrak 3km'lik yolu aşıp mahkemeye ulaşamamış. ulaştığı zaman ise 10 günlük itiraz süresi dolduğu için savcının itirazı reddediliyor. kolay değil 3 km. şu da radikalin haberinden bir parça :
"...
İstanbul Valiliği’nin bu kararı 10 Şubat 2009’da savcıya ulaştı. Savcı Haydaroğlu’nun bu karara itirazı için10 gün süresi vardı. Savcı hemen ertesi gün, 11 Şubat’ta valiliğin kararına karşı Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz yazısı yazdı. Bundan sonra da evrakın bilinmezlere doğru yolculuğu başladı. Evrak aradan neredeyse bir ay geçtikten sonra 2 Mart 2009’da Bölge İdare Mahkemesi’ne gitti. Mahkeme de ‘yasal itiraz süresi olan 10 gün geçtiği için’, savcının itirazı reddetti.
Böylece Davutpaşalıların adalet istemi, adaletin hızına takılmış oldu. Oysa evrakın yola çıktığı İncirli’deki Bakırköy Adliyesi ile Yenibosna’daki Bölge İdare Mahkemesi arasında sadece 3 kilometrelik bir yol var. İki bina arasında, metro ya da otobüsle gidilmek istendiğinde iki durak bulunuyor. 1.5 liraya mal olan bu yolculuk en fazla beş dakika zaman alıyor. Taksi ya da otomobille gidildiğindeyse en fazla 10 dakika sürüyor. Taksiyle gidilirse taksimetre 7 ya da 10 lira yazıyor.
..."

Salı, Eylül 15

el zeydi serbest

el zeydi serbest kaldıktan sonra düzenlediği basın toplantısında derki : "Ben bugün özgürüm. Ancak ülkem halen esir"

*radikalin haberi de şurda

Pazartesi, Eylül 14

95 yıldır içiyorum, artık tat vermiyor

birgün'de 95 yıldır sigara içen amcanın hikayesi vardı bugün. amca şu anda 102 yaşında olduğuna göre eğer doğru hatırlıyorsa 7 yaşında başlamış sigaraya. langley amcam son zamanlarda sigarayı azaltmış hatta bırakıcakmış.
bunları okuyunca daha yakın birisi geldi aklıma. e'nin bi komşusu vardı 90'larında bir amca. o amca da kendini bildi bileli ciğerlerinden duman hiç eksik olmamış. amca bir gün kalbiyle ilgili bi rahatsızlık yaşadı, sonra bypass falan oldu yanlış hatırlamıyorsam. bir gün e.'ye "bırakıcam bu mereti" dediğini dinlemiştim e.'den.
bence bu kadar süre içtikten sonra amcanın artık sigarayı bırakması tehlikeli. mazallah vücut o yaşta adapte olabilicek mi bakalım, nerdeyse yüz yıldır hiç rastlamadığı, dumansız hava sahasına falan.

Cumartesi, Eylül 12

12 eylül

"...
Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!
‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.
..."
ece temelkuran - 12 eylül 2008

*geçen sene de bu yazının tamamını almıştım yine bloga.

imparatorun kabahati



"İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, perişanlık ortadayken sel felaketindeki bütün suçu kendinden önceki belediye başkanlarına atmaya çalıştı ve CHP’yi suçladı. Gökçek de, Topbaş’a destek verdi..."
birgün


kemal kılıçdaroğlu'nu tırlarla e5'e su boşaltırken gösteren fotoğraflar da çıkar yakında.

yağma

"...
‘Yağmacı’ diyerek suç işliyorlar
Avukat Cem Alptekin uyarıyor: Yurttaşların sele kapılıp giden enkazı toplaması kesinlikle ‘yağma’ değil. Medya insanları ‘yağmacı’ diye suçlamadan önce TCK’den ‘yağma’nın tanımını öğrenmeli. Yurttaşın sele kapılıp giden enkazı toplaması TCK’ye göre kesinlikle ‘yağma’ değildir. Bu suçun işlenmesi için bir başkasına karşı ‘tehdit’ veya ‘cebir’ fiillerinin kullanılması şarttır.
..."
birgün

Cuma, Eylül 11

7 can daha katledildi

"... Sel sularına camsız, kapısı sadece dışarıdan açılan nakliye aracında yakalanan Halkalı’daki Pameks Tekstil işçisi yedi kadının mahallesinde dün yas ve öfke vardı. İnönü Mahallesi’nin sokakları kalabalık, mahalle sakinleri taziye için birbirine yakın evler arasında gidip geliyor. Daha önce Pameks Tekstil’de çalışmış olan kimi mahalleli, çalışma koşullarının ağırlığı ve yetersizliğinden dert yanıyor. 26 senedir İnönü Mahallesi’nde oturan ve daha günlüğü 25 TL’ye Pameks’te çalışan, ismini vermek istemeyen kadın, “Her gece 11.00’e kadar mesai. Mesaiye kalmazsan sabah gelme diyorlar. O bölgede başka fabrikalarda var onların çalışanlarına niye bir şey olmadı? Bahçe duvarı yıkıktı, su doldu” diye firmaya tepki gösteriyor. Bir başkası firmadan yetkililerin mahallede gezerek, alilere para teklif ettiğini iddia ediyor..."

radikalin haberinden bir parça bu. 7 kadını katledenler bugün işçileri suçladı, işbirlikçileri de sel olunca vatandaşı suçlamıştı zaten şaşırmadık.

bu ülkede bu kadar senedir çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığı denen şey, adının biraz bile hakkını verseydi. o kan emiciler kadınları yük kamyonlarında taşıyıp her gün 11'lere kadar çalıştırıp buna karşılık da günde 25 lira veremezdi.

peki bu ilk kez mi oldu, hayır bu hep oluyor. işçileri tuzlada katlediyorlar, madenlerde katlediyorlar, tekstil atölyelerinde katlediyorlar, kot taşlamada katlediyorlar. sonuç ne oluyor, tuzlada filikaya kum torbası yerine insan koyarak test eden kan emiciler ne oldu. sonuç koca bir hiç oluyor her zaman, katledilen işçi ise.

kan emicilerin yardım ve yataklığını yapan çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığı da işçinin kağıt üzerinde de olsa 2 tane hakkı kalmışsa onu da yontmanın peşinde. işverenin işçi başına doktor bulundurma zorunluluğu kırpılıyor, kıdem tazminatının da kırpılması için neler yapabilirizi düşünüyor bakanlık. bunları anlatırken bakan maliyetleri düşürmekten, uluslararası alanda rekabet edebilmekten falan bahsediyor. çalışma ve sosyal güvenlik değil de satıcak bir şeyin bakanıymış gibi. tabi maliyetleri düşürmek için güvenlik önlemi falan olmasın, mesai saati için bir sınır olmasın. işverenler istediği gibi at koştursun. kimse denetlemesin bu kan emicileri. en fazla işçiler ölür. ne olucak sayıyla mı verdiler bu işçileri sanki.

işçilere de konuşma yasağı konulmuş diyor birgün, zaten radikalin haberinde de bilgiyi veren kadın ismini vermek istemiyor. çünkü bir kaç gün yaygarası olur sonra kan emicilerle başbaşa kalır ordaki vatandaş. yasak da konulur, muz cumhuriyetinde kan emicilere herşey mübah.

Dink cinayetini araştıran yanıyor!


"Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, Hrant Dink cinayetini yazan Gazeteci Nedim Şener’den sonra “Hrant Dink Cinayeti - Medya, Yargı, Devlet” kitabının yazarı Vatan muhabiri Kemal Göktaş hakkında 5 yıla kadar hapis ve 50 bin TL para cezası istemiyle suç duyurusunda bulundu."

Çarşamba, Eylül 9

yaraları sarıcaklarmış, sen bi dur sarma

yaraları sarıcaklarmış böyle diyor hepsi televizyonlarda şimdi bakanından belediye başkanına. dünyada ilk kez istanbula yağmur yağdı sanki, aman efendim çok fena yağmış. senin yaptığın yol çökmüş, çevreyolun nehir olmuş, insanlar otobüslerde, araçlarda mahsur kalmışlar. neye rağmen. meteoroloji haber vermedi mi istanbulda şiddetli yağmur yağacağını. hadi altyapın yok bişiyin yok, bu yolları da mı kapatamıyorsun. buraları kullanıcak insanları neden engelleyemiyorsun.
7 tane kadın kamyonetten bozma servis aracında katledildi, kim sorumlusu bunun. allahın işi de geç kolay, suçlu yağmur, suçlu vatandaş, suçlu öteki partili belediyeler. valisi çıkıyor bunu söylüyor, belediye başkanı çıkıyor bunu söylüyor, bakanı çıkıyor bunu söylüyor. ağlama duvarı mı burası çık her akşam ağla, ben alırım tedbirleri siz ağlayın.

hesapsız kitapsız kes ağacı yol yap, kes ağacı dere kenarına binayı dik. bunlar olmazsa önce yak ormanı sonra orman vasfını kaybetmiş arazi olunca burdaki rantı dağıt. sonra çok yağmur yağdı, allahın işi. ancak inşaat rantı peşinde koşun siz, afet planı, tedbir falan bunların nakit bazında bir getirisi olmaz size.

insanlar yağma yapıyorlarmış, yapar arkadaşım nasıl yapmasın refah içinde villalarında oturuyordu sanki orda insanlar. neye şaşırıyorlar anlamadım. kadınlar suyun üzerinde yüzen hazır çorbaları aldı diyorlar, kabahat o insanların değil onları bu hale getiren kan emicilerin.

çevik kuvvet geliyor afet alanına öğleye doğru ama alışveriş merkezini yağmadan korumak için, ne olucaktı kamyonette kapana kısılan işçilerin peşinde mi koşucaktı.

kafanoz (penguen)

ben özellikle psikolog ve psikyatr arasındaki farkla uzaylıya koptum =) tıkla bi bak.

Pazartesi, Eylül 7

sabahattin ali

ben ilk "kürk mantolu madonna" 'sını okumuştum sabahattin ali'nin. muhteşem bir hikayeydi, hayran olmamak elde değildi, kitaptaki karakterleri size hissettirişine. sonra tabii diğer kitaplarını da merak ettim "içimizdeki şeytan" 'ı seçtim okumak için, "kuyucaklı yusuf" daha bilindik bir romanı olmasına rağmen. daha sonra bir gün tamamen rastlantı eseri,
"göklerde kartal gibiydim, kanatlarımdan vuruldum ;
mor çiçekli dal gibiydim, bahar vaktinde kırıldım... "
dizelerinin de üstada ait olduğunu öğrenince tüm şiirlerini içeren kitabı da alıp okumaya başladım. (şarkı sözü olarak da kullanılıyor duymuş olabilirsiniz bir yerlerde)

"serserinin ölümü" şiirinden bir alıntı ile bitereyim bu mevzuyu :
"iki üç gece kuşu ötüşürken derinde,
hayaletler uçuştu bu yangın yerlerinde.
gölge gibi yokluğa karıştı yanık evler
bacalar gökyüzüne uzanan iri devler
gibi yumruklarını karanlıklara sıktı...
gece ümitsizlerin kalbinden karanlıktı.
..."

Pazar, Eylül 6

kediler ülkesine seyahat


kediler ülkesinin topraklarına girdiğimde bir akşam vaktiydi, önce bayraklarını fark ettim uzaktan. (belge kod adı : bayrak) üstte az evvel bir kedinin ağaca astığı bayrağı görmek mümkün. vallahi bakınca size manasız görünebilir ama bu konuda çok hassaslar =)



amacım hikayenin daha önce çıkan bölümünde bahsi geçen kedilerden bir kısmını, kamplarında görüntülemekti sayın seyirci. bunun için zorlu yollar aşmam gerekti (belge 0, yollu olan).
yanımdaysa kimse yoktu gölgemden başka. şimdiyse belgelerle konuşma vakti geldi ... (önceden sallıyorduk sanki)


belge 1 : (kedili olan)
işte yemek peşinde koşmaktan ve diğer eylemlerinden bitap düşmüş kediler burda dinlenmeye çekilmişler. kendisiyle konuşmaya çalıştığım bir kedi temsilcisi bana "miyaaaav" demek suretiyle tepkisini dile getirdi. anlamadım ama yoluma devam ettim. fakat daha sonra kediler ülkesinde bu feryadı sıklıkla duydukça sordum öğrendim, meali şu imiş "evladım, mühim olan sorulmamış sorunun cevabını bilmektir.*" yine anlamadım ama problem değil.
bu kedi hizbini burda bırakıp ilerlemeye devam edince, biraz ilerde yine aynı kedi grubu tarafından yapıldığı şüphe götürmeyecek şekilde açık olan bir eylemle karşılaştım.


işte belge 2 : (direkli belge)
belge 2'de olmayan tüm delillerin de işaret ettiği gibi bu sloganı direğe yazanların aynı kedi hizbi olduğu çok açık. başka kim yazmış olabilir ki.

ısrarlı çabalarıma rağmen kedi ülkesinin lideri ile bir görüşme yapmam mümkün olmadı, kedi ülkesinden ayrılırken insanlık büyükelçisi olarak orda bulunan küçük bir vatandaşımız beni uğurladı, ağlamaklı gördüm kendisini. (belgesiz konuşmam, bi dakka...**)






* ada cafenin sahibi amcanın oğluna söylediği bişiydi
** evet aslında çocuk bana el sallamıyor
**** fotoğrafları yanyana koymayı denediğimde iğrenç sayfa düzenleri ile karşılaştığım için böle bi yöntem seçtim.

malakcan hıraş (leman)


hergün yeni bir albüm
günlük köy yumurtası gibi

3. köprü (penguen)

kilisenin evrimi (gırgır)

tapulu evi yıkıldı

birgün'ün haberine göre Cemal Yalçın'ın tapulu evi yıkıldı, birçok kaçak olduğu gözümüze sokulan yapı ya iktidara yakın olanların ya da paranın gücüne sahip olanların ellerinde yerli yerinde durabilirken.
cemalin yardımına mahallede sadece emine aslan ve eşinin gelmiş olması da çölde bir avuç su görmüş hissiyatı yarattı bende.

"Kentsel Dönüşüm Projesi adı altında İstanbul Küçükçekmece Sefaköy’de yıllardır tapulu gözüken bir evi yıkan zabıtalar 61 yaşındaki Cemal Yalçın’ı sokaklara mahkûm etti. 25 gündür enkaz altında yaşayan ev sahibi Cemal Yalçın, zabıtanın kendisine tekme ve yumruk atıp ellerini bağladığını öne sürdü. Zabıtanın bu yıkım esasında 15 yıl boyunca biriktirdiği altınların çaldığını da iddia eden Yalçın’ın, yıkımın bahane olduğunu burada esas hedefin altınlar olduğunu söylemesi akıllarda soru işareti yarattı. Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Küçükçekmece Belediyesi ise bu iddiayı yalanladı.
...
Eşyalar dışarı çıkartmadan içinde tüm eşyalarıyla gözleri önünde evi enkaz haline çevirdiklerine dikkat çeken Cemal Yalçın, “Bu yetmemiş gibi yıllarca besleyerek emek verdiğim civcivlerimi ve kapı önünde bekçilik yapan 2 kangal köpeğimi iş makinesiyle ezerek öldürdüler” diye sitem etti. Yalçın, “Mahalleli beni yıkıntılar arasında bir başıma bıraktı, bir parça ekmek vermedikleri gibi eşyalarımı da yağmaladı. Yardımıma sonradan Desa direnişçisi olduğunu öğrendiğim Emine Aslan ve eşi koştu. Onlara gerçekten minnettarım” diye konuştu."

livorno adanadan geçti

"...Bu maçın benim için anlamı, liman işçileri takımı olarak bilinen Livorno'nun 'sol' kimliğinden öte futbolla kurduğu ilişki ve bu ilişkiye kazandırdığı sahici anlam. Düşünün; Avrupa’nın en kalbur üstü liglerinden birinde oynayan hatırı sayılır bir takımın, Türkiye’den gelen, "Arkadaşlar biz de sizin gibi bir işçi takımıyız. Gelin bir maç yapalım" çağrısına "Olur siz kaleleri kurup, topu hazırlayın. Geliyoruz" diye yanıt vermesi, "başka bir dünya", "başka bir futbol", "başka bir hayat"ın da mümkün olabileceğini göstermesi açısından önemli. Yani kendine 'sol'cu diyen bir takımın buna uygun davranıyor olmasını, 'işçi sınıfı', 'dayanışma' gibi kavramların neredeyse lanetlendiği günümüzde futbolun unutturulmaya çalışılan bu kavramları tekrar gündeme getirmesini heyecan verici buluyorum..."
cem dizdar

Cuma, Eylül 4

türk kahvesinde kritik hacim

efenim işbu başlık halk arasında "1 fincan az, 2 fincan çok" şeklinde sloganlaştırılan, mühim bir probleme işaret eder. sloganda bahsi geçen fincan standart, eski ufak kahve fincanıdır. senelerdir bu fincanlarla kahve içen vatandaşımızı "yahu ikinciyi içsek mi, içmesek mi" ikilemine sürükleyip durur.
burda bu çok mühim problemi çözen bir kahve mekanı var, kahve fincanını biraz büyütmüşler ama çok da değil, işte bu gizli büyüklük literatürde "türk kahvesinde kritik hacim" olarak geçer. bu hacimden sonrası fazladır. bünyede gereğinden hızlı kalp atışlarına sebebiyet verebilir aman tikkat.

kedi

Kendime insan zehirlenmesi teşhisi koyduktan sonra tedavi amaçlı olarak da görece sakin biyere gitmem şart olmuştu. (insan zehirlenmesi yamulmuyorsam perihan mağden'in kullandığı bir deyimdi, google'a sordum anında buluverdi)
gittim de netekim, burda uyandığınızda duyduğunuz ilk sesler kuş sesleri, sonrasında da siz bahçede oturup bişiler okurken aynı sesler size eşlik ediyor. bi sürü kedi var etrafta, kedisiz öğünüm geçmedi =) hemen yanınıza yaklaşıp dizinize tırmanıp "ne var müdür yemekte" diye soruyorlar. içinde et geçen yemeklerde yanınızda kalmakta ısrarcılar, ama makarna falan varsa "makarna mı yiyosun hocam ya" deyip gidiyorlar.
dün akşam yemeğinin bi kısmını kedilere bağışladım, o akşam birkaç kere farklı masalardan tekrarlanan bağışlama ritüeli gayet güzeldi =)
garsona dedim ki "yemek güzeldi ama ben kalanını kedilere bağışlayayım", garson "abi yan masadan gönderdiler mi diyeyim" dedi, güldük. sonra tabağı ve bıçağı aldı, yandaki çimenliğe doğru yürürken, tabağa bıçakla vurmak suretiyle çıkardığı sesle tüm kedileri peşine taktı. sonra da içindekileri kedilere ikram edip, tabakla geri döndü. "abi teşekkür ettiler, meyve gönderdiler sana da" dedi dönerken =)
sonra ben kahvemi içerken bir kedi daha geldi, dizime ayaklarını koyup şöle bi masaya göz attı. "bitmiş hocam bu masa, kaveye geçmişler" diye söylenerek gitti.
bu arada bazı müşterilerin kedilerin yakın ilgisinden korktuğunu, "aaaayyy" şeklinde bir kadın sesinin yükselmesi ile farketmiş oldum. bahsi geçen kedi olay mahalini hızla terkederken görüldü. yeterli uzaklığa ulaştıktan sonra da "ne oldu arkadaşım ne bağrıyosun, merak ettim ne var diye, yedik sanki" dedi sinirli sinirli, ve başka bi masada şansını denemek için ilerledi.

Cumartesi, Ağustos 29

birkaç film

henüz bazıları yandaki listeye girememiş olsa da son zamanlarda (uzun bi zaman bahsi geçen) izlediğim filmlerden üçünü yok yok dördünü size önermeden geçmek istemedim.
bunlardan biri franklyn. gerald mcmorrow'un ilk filmi imiş. hikayesinde ve anlatımındaki farklılıklar benim ilgimi çekti. yani 90dk sonra ne bu yaa, demezsiniz tahminim =) yandaki foto jonathan priest'in meanwhile şehrini ziyaretinde çektirdiği bir hatıra fotoğrafı. arkadaki uzun şapkalılar da bi nevi vatikan muhafızı tadındalar, giyim kuşamda yakaladıkları tarz muhteşem. kimle karşılaştırdığımızı bilelim diye size seneler evvelinde kendi ellerim ilen çektiğim şapşal vatikan muhafızları fotoğrafını da ekliyorum. hizmette niçün sınır olsun ey okuyucu.

papacilar
efenim ikinci film ise (bombaları sona saklıyorum) oldboy. kore yapımı bi film olması hasebiyle psikopatlık diz boyu. tamam bi psikopatlık var ama hikayesi falan insanı sarsıyor. müzikleri de çok başarılı.
çok afedersin bi sahnede adam restorana gelip oturuyor bana canlı bişi getir diyor garson kıza. ben burda bir mizah aradım =) gel gör ki bi süre sonra ne gelse begenirsin, hakkaten daha hareket halindeki bir deniz canlısı. adam da bunu aldı ağzına sığdırmaya çalışıyor. ufak bişi de diil, hayvan çırpınıyor bu yemeye çalışıyor falan. ohhoo daha bu ne ki =)

sonraki film "la fille sur le pont", bi arkadaşımın önerisi ile izledim filmi. iyiki de izlemişim. adından da anlaşılıcağı gibi, aa fransızcanız yok mu. benim de yok ama fransızcasını yazınca sanki "köprüdeki kız" dan daha etkileyici duruyor. kırmızı fular ve kadife ceketle izlemeniz şart değil :P
fransız falan deyince tamamen alakasız olarak aklıma "kırmızı balonun hikayesi" geldi. bilmem kaç senesinde başka bir arkadaşımla festivalde gitmiş idik. aslında rastgele oldu biraz. neyse gittik işte salon tıklım tıklım insanlar merdivenlerde oturuyorlar. film başladı, hakkaten de kırmızı balonun hikayesi, bir 5 dk o bahsi geçen kırmızı balonu an be an izledik.
daha baştan yönetmen sanatını enjekte etmek istemiş biz fanilere. sonra tabii film uzadı gitti, sürekli balonu göstericek değil ama enteresan bişi de olduğu yok. bir ara öndeki bir amca elinden çantayı düşürdü, sonra şöle bi irkildi, toparlandı. uyuyordu sanırım. biz en azından uyumadık çünkü neden, sanata saygımızdan =) o zırt pırt ortaya çıkan kırmızı balonu sonuna kadar izledik.
neyse kırmızı balonu boşverin siz. köprüdeki kız, adele'in tam intihar edicekken yanına yaklaşan adamla girdiği komik bir diyalogla başlıyor. bir başka köprüde, galata'da yine bir intihar denemesi ile bitiyor. hikaye çok güzel, işlenişi çok güzel. korkmayın izleyin.

ve geldik, ben film için bi an boş bulunup çok iyi dedim diye iki farklı insandan "ne çok mu iyi. ayıptır ya muhteşem bişi bu" tepkisi ile karşılaştığım filme. filmin adı "the fall". film 2006 yapımı ama vizyona girmemiş türkiyede. 2008'de istanbul film festivalinde gösterilmiş, diğer gösterimlerine baktığınız zaman da birkaç festivalde daha gösterilmiş ama nedendir bilinmez yaygın bi gösterimi olmamış.
film baştan sona bir görsel şölen, bu muhteşem sahneleri filmin tahmin edilenden çok daha uzun sürede çekilmesine sebep olmuş demişti aynı zamanda filmi de bana öneren arkadaşım. (o şimdi asker =) )
filmin olayı sadece görsellik de sanmayın, aynı zamanda ilginç bir hikayeyle de eşlik ediyor bu şölene. hadi diğer üçü neyse de bunu izlemezseniz darılırım.

Pazar, Ağustos 23

rahmetli

17 ağustos depremi sonrasında, daha amerika Irak'a demokrasiyi 1 milyondan fazla insanı öldürerek getirmemişken. bir bayram sabahı aceleyle sallandırılan saddam hüseyin'in 10 milyon dolarlık petrol hibesi ile depremzedeler için arızlı'daki konutların yapılmasına vesile olduğunu bilmiyordum.
burdan depremzedelerin çıkartılıp bürokratların yerleştirilmesi ve depremzedelerin de buna direnmesi vesilesiyle öğrendim ki böyle bir şey de varmış. 230 konuttan 80 kadarına kentteki bürokratlar yerleştirilmiş depremzedeleri kapının önüne koyarak. bugünkü haberde der ki il özel idare bilmemnesi olan zat burdan taşınmaya başlamış.
kaldı 79 ...

Cumartesi, Ağustos 22

filistin

slavoj zizek'in israil'in batı şeria'daki filistin varlığını yok eden politikası üzerine yazısı yayınlandı perşembe günü radikalde şurdan erişebilirsiniz.

Çarşamba, Ağustos 19

mağara adamı

milliyetin şu bağlantıdan ulaşabileceğiniz haberini görünce utandım. zonguldakta yaşayacak yeri olmadığı için, işsiz olduğu için mağara benzeri bir yerde yaşamak zorunda bırakılan Turan'ın haberi bu. ama başlık nasıl da rezil, "mağara adamı medeniyete döndü". sanki krizin falan olmadığı, başbakanın evinde oluşturduğu sayılara göre işsizliğin azaldığı, güllük gülistanlık bir memlekette tamamen doğayla iç içe olmak için yaşıyordu Turan orada.
nasıl bir alaycılık bu başlık.
nasıl kendini ve içinde bulunduğun grubu sırf gelirin Turan'dan daha fazla diye, sırf haramilerin sofrasına ondan daha yakınsın diye medeni olarak adlandırıyorsun da Turan mağara adamı oluyor.
hangi medeniyete döndü allah aşkına, sizinkine dönmemiş olsa bari.

Çarşamba, Ağustos 12

laz marks emice

laz marks emicenin (yılmaz okumuş) takipçisi olduk ne zamandır. blogunda gezerken bir karşılaştırma çok aklımda kaldı. raul castro-tayyip karşılaştırması. şurdan alayım sizi "biz geçersek yol olur, sen geçersen karakollar dolar" isimli nadide esere ...

Pazar, Temmuz 26

haraç ve yök

yök hangi ölçüye neye dayanarak oluşturduğu bilinmeyen haraç zammı isteklerini iletti bakanlar kuruluna. bu onaylandığında %500'e varan oranlarda zamlı haraçlarla karşılaşacak üniversite öğrencileri yeni dönemde. yök çalıştayında bunu protesto etmek isteyen öğrenciler ise yaka paça dışarı atıldı tabi ki.
hayatı boyunca gelirlerinde hiç böylesine uçuk oranlarda artışla karşılaşmamış olan memurun, işçinin giderleri söz konusu olduğunda gözlerinin yaşına bakılmıyor. %500'e varan oranlarda zam nasıl bir insafsızlığın eseridir anlamakta zorlanıyor insan. belki artık daha fazla öğrenci cemaat yapılanmasının içinde bulunmak zorunda kalır bu zamlardan sonra. yök laikçi kampın elindeyken yök şöle kötü böle fena diye atıp tutan iktidar ve yandaşları artık bunlardan hiç bahsetmiyor. çünkü yök için yeni bir çözüm geliştirdiler, ele geçirerek bunu üniversiteler üstünde kendi baskı araçları olarak kullanmak. hayırlı olsun.

bir tarafta bunlar olurken unirock festivalindeyken durumdan habersiz =) başbakana metalci selamı vermekle suçlanan 5 genç gözaltına alındı. başbakan gençlerin gidişatından da memnun değil ne diyor ankara il kongresinde yüce lider : “Gençliğimizin bir bölümü arasında ahlaki erozyonun olduğu bu yapılanma bizi dertlendiriyor” . senin bu yök,akp ve haraç yapılanmaların da bizi dertlendiriyor, ama napiceksin.

hadi demirel gibi düşünmeyi deneyelim

yok yok, başlıktaki istek çok insafsızca oldu, kıyamam size =)
"Eski Hakkâri milletvekili Esat Canan, 'Ormancık'ta 1994 yılında 12 kişinin öldürülmesi' olayını dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ilettiğini ve “Devlet vatandaşını öldürmez” cevabını aldığını iddia etti. "
haber bu şekildeydi, sonra demirel çıktı dedi ki doğrudur öyle dedim.
demirelin 1994 yılında yaşanan bu katliamla ve genel olarak siyasal yaşamıyla ilgili çok önemli bir ipucu elde ediyoruz burdan. aslında aşikar olanı tekrar keşfediyoruz.
haberde bahsi geçen diyalog bana Piaget'nin çocuk gelişimi alanındaki çalışmalarını hatırlattı nedense =) Piaget'nin geliştirdiği sınıflandırmada çocuğun henüz mantıksal çıkarsama yapamadığı bir süreç vardır, 6 yaşına kadar devam eder bu. Mesela 4 yaşındaki bir çocuk görüş alanından çıkan, yatağın altına kaçan bir topun yok olduğuna kanaat getirebilir. artık topun görüntüsü olmadığına göre top da yoktur.
demirelin siyasal dünyası da biraz bunu andırdı bana. ya da belki demirel taa 1994 yılında secret'vari bir öğretinin temellerini oluşturuyordu. devletin adam öldürmediğine yeterince inanırsak, belki de gerçek olur.
yandaki devletin ne olduğuna dair afiş iç-mihraktan'dır.

şirinler

yeterince uslu bir çocuk olursak belki bir gün başbakanı bile görebiliriz. yüce iktidarının otobüsünden kafamıza, gözümüze hediyeler fırlatır. neden olmasın ?

Cumartesi, Temmuz 25

seyfi 93 gündür konuşamıyor

















seyfi kendisi için şiir yazan 95 şairi evine gelen gazetecilerden öğrendi, ve 93 gündür zorlukla konuşabilen seyfi tedavisi için yardım beklediğini söyleyebildi. şu da bahsi geçen şiirden bir parça :
"...
vurma bana, vurma! içimin oyuncakları kırılıyor
ben, her ilkbaharın ilk günüyüm; gölgeler uzar yamaçlarımda
eskimiş okul önlüğümden bozulup dikilme siyah külotum
şu soruyla geçtim tarihten kurşunlar arasında
ölüm, bir halkın çocuğu olmanın tek mucizesi mi?
..."

türkiyede güzel şeyler de oluyor canım

başlık sadece sizi şaşırtmaya çalışmak içindi, gerçekle arasındaki bağlar çok zayıftır.
misal gül'e mektup ile çocuklarının ölümünde ihmal olduğu şüphelerini iletmek isteyen çiftin hikayesi karakolda dayakla son bulmuş. bu kısmı çok sıradan tabii. sonra haberin fotografına bakıyoruz ki karakolda dayak için alıkonulan annenin başı örtülü. size bu olayla ilgili birşey anlatmayacağım ama fotoğrafın bana anımsattıklarını anlatayım. burası memleketteki en ciddi ikiyüzlülüklerden birinin köşebaşından bize sırıttığı yerdir. iktidarın bir başörtüsü meselesi olduğu belli. üniversiteye giremeyen, görece kendilerine, kendi ailelerine gerek siyasal görüş gerekse yaşam biçimi olarak yakın orta üst sınıfa mensup ailelerin çocuklarını kapsıyor ama bu mesele sadece. burdaki alt kümeyi yazarken bile zorlandım. yoksa türkiyenin dört bir tarafında tekstil atölyelerinde, temizlik işlerinde emeği sömürülen, kanunen varolan güdük haklarını bile alamayan başörtülü çoğunluk için çözümü ne iktidarın? onları kan emicilerin, güvenli dişlerine teslim etmek sonra da gidip o kan emicilerin sırtını sıvazlamak. işte başörtüsü meselesindeki ikiyüzlülük burdadır.

kendine yabancılaşma

geçen akşam kahvemi içerken ntv haberlerine bakıyordum. haberin birininin başlığı şu idi : "sürücü kadın olunca". olay şu : kadın benzin doldurumak için duruyor. sonra benzin dolum işlemi sırasında pompacı bir ara içeri gidiyor. kadın da bitti heralde diye düşünüp, gaza basınca pompa araçta takılı iken. arkasından benzin istasyonunu da sürüklüyor biraz =).
haberde insanın dalgınlığıyla alakalı bişi anlatılıyor aslında ama olay başlıkta sürücünün kadın olmasına bağlanmış, bir ayrımcılık var ortada. sonra haber bitip sunucuya dönülünce, kadın sunucu haberi yumuşatma gereği duyuyor belli ki. ama başka bir yabancılaşmaya imza atarak. o da diyor ki "aslında tüm kadın sürücüler böyle değil".
yani kadına yapılan ayrımcılığı kabullenmiş, sadece kadınların bir kısmını ayrımcılığın dışına, emin bir yere taşımak istiyor. ya da bizzat kendisi de ayrımcılığı yapanın yanına geçerek, "işte görüyorsun kadın sürücüler çok fena" demek istiyor =)

dershane bayramınız kutlu olsun

bundan sonra her yılın temmuz ayının 22'si dershane bayramı olarak kutlanmalı. katsayıyla ilgili değişiklik gerçekleştiği andan itibaren dershaneler potansiyel müşteri sayılarını ciddi ölçüde artırdı, ellerini ovuşturuyordur dershane sahipleri bir kenardan.
dershane demişken o tek bir öğrenciden binlerce lira alan adı sanı büyük dershaneler de dahil olmak üzere hepsi tam birer kan emici şeklinde çalışmakta.
yeni mezun öğretmenleri asgari ücretin biraz üstünde rakamlara haftanın 6 günü dersti, etüddü, soru hazırlamaktı şeklinde çalıştırmak suretiyle genç öğretmenlerin kanını emiyorlar.
eğitim sistemi temelden sakatken, her yeri dökülürken, bu en üst kısımda yapılan popülist değişikliklere insanların vay çok iyi oldu, eşitlik geldi veya çok fena oldu yandık bittik şeklinde yaklaşmasını da anlamakta zorlanıyorum açıkçası.

pişmiş tavuğun başına gelmezdi bunlar

hürriyet okumadığım için haberi görmedim ben, sonra sezyumda görünce de şaka sandım. haberin linkine tıklayıp hürriyete gidince gördüm ki şaka falan değil =)
tüm bu rezilliği anladık da o tavuğun gözündeki şerit nedir allasen.

Çarşamba, Temmuz 22

zizek !

"Eski Demokratik Alman Cumhuriyeti'nde anlatılan eski bir fıkra: Bir Alman işçisi Sibirya’da iş bulur.Mektupların sansürcüler tarafından okunacağını bildiğinden arkadaşlarına şöyle yazar: “Aramızda gizli bir haberleşme sistemi belirleyelim. Benden aldığınız bir mektup sıradan mavi mürekkeple yazılmışsa doğrudur. Kırmızı mürekkeple yazılmışsa yanlıştır.”
Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alırlar.
“Burada her şey harika. Dükkanlar mal dolu. Yiyecek bol. Apartman daireleri geniş ve güzel ısıtılıyor. Sinemalar Batı’nın filmlerini gösteriyor. Sokaklar işveli kızlarla dolu. Burada tek bulunmayan şey kırmızı mürekkep.”
İstenilen tüm özgürlüklere sahip olunduğu fikrinden yola çıkılıyor. Ama sonra tek eksiğin kırmızı mürekkep olduğu ekleniyor. Kendimizi özgür hissediyoruz çünkü “özgür olmayışımız”ı ifade edecek o dilden yoksunuz.
-Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz "

geçen gün tekrar izlediğim zizek! den bir parça, slavoj zizek

Salı, Temmuz 21

Hakikat ile pankart

Sivil, polis, asker...
Elinde gücü olanlar...
Siz hakikate bakmayın...
Hakikati düzeltmeye çalışmayın...
Ama pankartı kaldırın hep, olur mu!
Büyük adam, büyük devlet böyle olunur işte.
Şehit askerler için hep yüksekten konuşun ama onun kim olduğu, neden öldüğü, neden en çok onların öldüğü hiç konuşulmasın, olur mu!
Sonra siz muhafazakâr ahlaklı olun, demokrat olun, cumhuriyetçi olun, milliyetçi, ulusalcı, liberal olun, solcu da olun!
Olur.
İşte piyade er Bahadır Han Solak'ın cenazesinde toplatılan pankart:
Yemen yolu çamurdandır
Sefer tası bakırdandır
Gemiciği olan bedel öder
Şehidimiz fakirdendir.
Kaldırın pankartı...
Hakikat orada durdukça ne kadar kaldırabilirsiniz ki!
umur talu

Pazartesi, Temmuz 20

güler zere

...
Başında bekleyen polis, kaçmasın diye. Güler, müebbetlik.

Müebbetlikken idama mahkûm edildi. Hepimizin gözleri önünde. Meydanlarda çekirdek çitleyerek seyredilen eski idamlar gibi.
Geçen hafta yazmıştım Güler Zere’nin durumunu. Ama bu arada, koğuşta, başında uzağa bakan bir polisle, can çekişerek ölümüne karar verildi .
Karar vereni çok iyi tanıyoruz. Kendisini takip ediyoruz nicedir. Hatırlayalım:
1995 yılında YDH İstanbul İl Binası’na polis baskını yapılır. Gözaltındaki sanıklar, mahkemeye çıkmadan önce 18 Temmuz günü adli raporları alınması için Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü’ne getirilir. Adli Tıp uzmanı Nur Birgen, yedi sanık hakkında düzenlediği kati raporda, “vücutlarında halen darp cebir izi bulunmadığını” bildirir. Oysa sanıklar gözaltına alındıkları 13 Temmuz günü çeşitli uzmanlarca muayene edilip vücutlarında yaygın darp ve cebir izleri saptanmış, rapor edilmiştir. 19 Temmuz’da da sanıklar bu kez İstanbul DGM Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nden bir başka uzman tarafından muayene edilir. Sonuç, ilk aldıkları raporun aynıdır: Yaygın darp cebir izleri. Sanık avukatları Nur Birgen’i İstanbul Tabip Odası’na şikayet eder. İddia, “işkenceyi gizlemek amacıyla gerçeğe aykırı rapor düzenlemek” tir. Tabip Odası Onur Kurulu, soruşturma sonucu Dr. Nur Bilgen’in ‘şahısların muayenesi ve rapor yazımında kusurlu olduğu ve travmatik lezyonlara sebebiyet verenleri koruduğu’ sonucuna vararak altı ay meslekten men cezasına oybirliğiyle karar verir. Bilgen’in kurula ve çeşitli mahkemelere yaptığı itirazlar reddedilir. Men kararı kesinleşir. Adalet Bakanlığı kararın uygulanmasına direnir ve gerçeğe aykırı rapor hazırladığı kanıtlanmış olan Dr Nur Bilgen, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu Başkanlığı’na terfi ettirilerek ödüllendirilir. Hükümetler değişse de işkenceci sırtı sıvazlayan doktorun görevi bir türlü değiştirilemez.
Birgen’in şanlı yükselişi bununla da kalmaz. Birkaç yıl önce Adalet Bakanlığımız, hakim ve savcılara yönelik İstanbul Protokolü eğitimi verilmesi için hazırlanan projeyi gerekçesiz olarak iptal etmişti. Lâkin, olmazsa olmaz, Avrupa Birliği dayattı, iptal geçersiz kılındı. İstanbul Protokolü, işkence ve kötü muamelenin soruşturması ve dokümantasyonu amacıyla oluşturulmuş ilk uluslar arası tüzük veya kılavuzdur. Birleşmiş Milletler belgesi olarak kabul edilen ‘İstanbul Protokolü’nün ilk baskısı 2001’in Ocak ayında gerçekleştirildi. Adalet Bakanlığı, hâkim ve savcılara işkence konusunda eğitim verilmesini istemiyor. Neden, bilinmez. Ve bu noktada şanlı Türk direnişinin muhteşem örneklerinden birine tanık olmuştuk: Madem bu eğitim projesinden vazgeçilmeyecek, öyleyse koordinatör olarak uygun biri atanıverdi: Nur Birgen. İşkencecilerin, ölüme tapanların kahraman meleği. İşkencecilerle
işbirliği sabit görüldüğü için meslekten men edilmiş olan Dr. Nur Birgen, savcı ve hâkimlere verilecek olan işkence konusundaki eğitimin başına getiriliyor. Burada mizahi bir yaklaşım varsa, bu toplumun gülecek hali kalmamıştır. Birgen’in koordinatör olarak atanması üzerine Türk Tabipler Birliği, Adli Tıp Uzmanları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı, çalışmadan çekildi. Yaptıkları açıklamada Nur Birgen’in, Uluslar arası Af Örgütü, Human Rights Watch ve Birleşmiş Milletler raporlarında işkence karşısında kötü hekim tutumlarına örnek olarak gösterildiğini belirttiler. Dünyanın gözünde ibretlik olmuş bir hekim bir kez daha, burada, aramızdan birileri tarafından baştacı edildi.
Evet, Güler Zere için İstanbul Adli Tıp Kurumu, ‘infaza devam’ raporu verdi. Nur Birgen’in imzasıyla. Avukat Engin Cinmen diyor ki: “Böylesi bir insanın cezaevi koşullarında bulunmasını uygun görmüyorum.
Bunun uygun görülecek bir tarafı da yok. Kanuna bakıldığında cezaevinde kalır ise, cezaevi açısından yaşamını tehlikeye sokacak bir durum var ise, hüküm tatil edilir, iyileştikten sonra yeniden devam etmek üzere diye... Kanun böyle der. Böylesi bir durumdaki bir insanın halen cezaevinde kalmasını vicdanen kabul etmek mümkün değil. Adli Tıp gibi kurumların raporlarının daha dikkatli ve kendilerine olan güvenilirliği sarsmayacak şekilde kaleme almaları gerekir. ‘Sağlık’, ‘ceza’nın önünde olan bir kavram. Kanun bunu böyle koymuş. Sonunda iş Cumhurbaşkanı’na kalmış. Bence Cumhurbaşkanı’nın buna el koyması gerekir.”
...
yıldırım türker, radikal

öldüğünden emin olalım

cezaevinden bir kişi daha tabutla çıktı, İsmet Ablak da Güler Zere gibi kansere yakalanmıştı. bırakmadılar. ölene kadar erzurum cezaevinde kaldı, ancak tabutu çıkabildi dışarıya. ona da mutlaka bir adli tıp uzmanı cezaevinde tedavi edilebilir raporu vermiştir 5 dakikada. birazdan yıldırım türkerin yazısından da bölümler ekleyeceğim. adli tıp 3. ihtisas dairesi diye nur birgen'in başında olduğu ve görevi susurlukçuları, işkencecileri serbest bırakmak, kendileri gibi düşünmeyenleri de içerde ölüme mahkum etmek olan bir birim var ülkemizde. uygulamaları uluslararası konferanslarda rezilliğe örnek olarak gösterilen, işkenceci kolladığı için meslekten 6 ay men edilen birinin hızla yükselmesi de türkiye de vakai adiyedendir.
isim de ironik tabi ne adaletle ne de sağlıkla arasında hiçbir bağ kuramayan kurumun adının adli tıp olması, heralde bizimle kafa buluyorlar.

erk bağımlılığı

bugün bir arkadaşımla konuşurken yıllar önce perihan mağden'in radikalden ayrılıp aktüelde yazdığı zamanlardan kalma bir yazı düştü aklıma. saklamışım neyse ki =) buyrun burdan alalım sizi.


"Burgulu kuleler Dubai'den, çaylar Tibet, dayak zengin heriflerden
Perihan Mağden – Aktüel

Önce güzel kızkardeşim ERK Bağımlılığı'nı kıracaksın. Böyle zengin görünce gözün
dönmeyecek! Adamın arabasının güzelliğini iç güzelliği zannetmeyeceksin. Adamın
belkemiğine bakacaksın; oluşmuş mu? Yüreğine, vicdanına, gözlerinin ışıltısına. Platin
kredi kartından gözlerini ayıramıyorsan, ayıramamışsan yersin dayağı!
Bilindiksliği üzre; sakalını 7 yıl boyunca 1 köşede ağartmış Ak Sakallı Dedekan
Figürü/Ninehatunbacısan olaraktanyani zormuş dergide yazmak! Haftada BİR KEZ yazıyor
olmanın çıldırtıcı hafifliği BİR yana, gündem uçuşup gidiyor gözlerimiz önünde: "Dr. Jivago"daki
kar taneleri gibi.
Ne kadar romanstik BİRİ olduğumu bilen bilir: Şu "Jivago" benzetmesindeki romantiklik
katsayısı, Dubai Towers'da yok icabında.
(Ki bu "Dr. Jivago" hastaları da, ayrı bir sakaletbaşyazısı konusudur.) Bu arada şehrin En
Büyük GecekondusuGüçkondusu mu demeliyim?En Büyük Kaçak İnşaatı olacak Dubaileme
Kuleleri. BU şehrin halkı yeni bir ataletin pençelerinde, O kuleleri İETT'nin, yani bizzat
kendilerinin arazisine diktirtirse, kabullenirse böyle bir emri vakiyi, oldu bittiyi, peşkeşiben
helalleşirim artık bu Sömürge Şehriyle. Bir şehre bu kadar mı sahip çıkılmaz? Yüzde yüz
kanunsuz Gökkafes karşısındaki mesafesine şapka çıkardığımız 1 Başbakan taşınması imkansız
bir yükü, nasıl bindirir O Levent Trafiği'ne, altyapısızlığa, üstsapısızlığaNasıl? Nasıl?
Ve kuşkusuz Dubai Kulelemeleri'ne karşı çıkmanın adı Baskın Basanındırcılar'ın yutturmaya
çalıştıklarının aksine "sermaye ırkçılığı" "Arap petrodolar düşmanlığı" filan değil, Şehirlilik
Bilincidir. Oturduğun, doğduğun, ölmek istediğin yere SAHİP ÇIKMAKTIR: Alâkasız güç
odaklarının şehri peşkeş projelerine kafa tutmaktır. Şudur da budur.
"Kafa tutmak" dediniz de aklıma geldi: Medyalamamız Mağdurella'lardan geçilmez oldu. Bir
akşam baktım Defne Samyeli'nin karşısında silikon mudur/hotoks mudur/jel midir/kolajen
midir/nitrik asit midir acayip şişirttirilmiş bir çift dudağı ileri uzata uzata fena halde itirafkar,
şakır şukur gözyaşları içinde 1 Deniz Akkaya! Ve derken: Deniz Gökçe'nin kafa attığı, 3 oğlan
annesi, reklamcı hanım.
Şimdi bu figürlere Mağdure yerine (ki Gamze Özçelik öyleydi mesela: Mağdure'ydi) ben
Mağdurella demeyi daha uygun bulmaktayım. Bir nevi resimli roman kahramanları.
Postmortem.
"Kızın burnu/elmacık kemikleri/dudakları TAKMAysa acısı da mı takma? BU ne kadın
düşşşmanlığı?
Güzelse, cevvalse, cabbarsa; dayak yesin Zengin Evlatlarından da, otursun mu yani?"
diyenleriniz olacaktır.
Yerden yedinci göklere kadar da haklısınız. Şiddet şiddettir ve kadına uygulanan şiddetin hiçbir
modeline geçit yok! Ama hakikaten hiçbir ekonomik imkanı olmayan, hayvanlar gibi alınıp
satılan, analarından emdikleri süt yıllarca, on yıllarca burnundan getirilen kadınlarımızın
yanındaBU kapılarında domuzları eksik, en mühimi kapıyı her an çekip gitme hakkına sahip,
dahası birlikte olacakları erkekleri de seçme hakkına burdan Fizan'a kadar sahip
kadıncıklarımızın kanlı gözyaşları içinde dökülmeleri medyalamamıza.
Diyelim elimde değil, ŞU geliyor aklıma: Bir gün çokçokçok ünlü bir ahbabımın kız arkadaşı
"Biliyor musun DAYAK yiyorum," diye foşurdadığında bana, Şikayetella'ya bakıp da: "Yahu boy
sende pos sende; niye geçirmiyorsun ki sen de ona elinin tersiyle?" demeden edememiştim
zira. Serde Clint Eastwood filmleriyle büyümüş bir ser var.
Şimdi bakıyoruz Deniz Akkaya'ya: bir seksen boylarında fit mi fit mi fit bir hanım kızımız.
Niye kendine pata küte girişen zengin çocukları nı bir temiz haklamıyor ki? Öyle kaplumbağa
gibi kapanıp kulak zarını patlattırmak filan yerine? Yani siz Deniz Akkaya'nın O Zengin
Çocukları'nı dövebileceğine, en azından fiziksel şiddetin "fi"si başladığında kapıyı vurup bir
daha yüzünü göstermemek üzre çekip gitmesi gerektiğineAma: aşkmış, küçükmüş, romantizm
sanmışmış, çocuğu olsun istiyormuşYa niye hep otelcilerden, motelcilerden, sinema ve bowling
salonu sahiplerinden, avize ve pastırma saraycılardan yapılmak isteniyor ki bu çocuklar? Niye
hep aynı mahut kadronun içinde dolanır bu kızlar? O cücük adamların ortasında? Ya peki Deniz
Gökçe'yle "Saçların sarı, 3 oğlun var, magazinciler bizi rahat komazlar" dediği için, yüreğinin
direği eski kocası için sızlanırken evlenen/babasının küçük yaşlarda Olimpiyatlar'a da
götürdüğü/dedesi efsaneci bankacı hanıma ne demeli? Allahaşkına elinizi vicdanınıza koyun da
konuşun: Deniz Gökçe'yle evlenilir mi? Bir de bu hanımlara "Nesiniz?
Ne iş yaparsınız?" dediğiniz anda Bülent Ersoy'un dedesinin Garanti Bankası kurucuları
arasında olması, pek mühim milliyetçi bir köşe yazaremizin milletvekilikızı/milletvekilikızı/ve
yineyenidenenbaştan milletvekilikızı olması misaliYahu bana NE babanın genelmüdürlüğünden?
Çocukken yediğin fondanlardan, kayaklarının markasından bana ne hanıım? Hakikat şu ki: hep
kendini dedelerin/babaların/kocaların kariyerlerinin, yakışıklılıklarının, mevkilerinin üstünden
tanımlamacaKanmaca, kandırmaca, dil üstünde kaydırmacaHep ERK bağımlılığı. Güç
müptelalığı. Müptezellik; netice itibariyle. Müptelalık; bakınız düşme halleri.
GÜÇ olsun. ERK olsun. ERKEK olsun, GÜÇLÜ (yani bunların lugatında PARALI ERKEK)
olsun. Gerekiyorsa ruhen cüce olsun. Ruhen çopur olsun. Ruhen köse olsun.
İntikamını senden alsın. Acısını senden çıkarsın. Vur vur inlesin, sonra da medyacılar
dinlesin.
Önce güzel kızkardeşim ERK Bağımlılığı'nı kıracaksın. Böyle zengin görünce gözün
dönmeyecek!
Adamın arabasının güzelliğini iç güzelliği zannetmeyeceksin. Evindeki banyo sayısının
yirmiyle çarpımı değil diyelim IQ'su. Ya da belkemiği. Adamın belkemiğine
bakacaksın; oluşmuş mu? Yüreğine, vicdanına, gözlerinin ışıltısına. Platin kredi
kartından gözlerini ayıramıyorsan, ayıramamışsan yersin dayağı; üstelik oturursun
aşağı! Kendini sıkı bir toparlayıp şöyle sıkı bir geçiremezsin dahi şımarığın ağzının
orta yerine. Mağdurella Mağdurella yaşamak zorunda kalırsın. Kalma. Susma! Ama
röportajcıların önünde değil.
ORADA. OLAY ANINDA. Çak cüceye cevabını en ağırından.
Hakikati okkalı tut. Kapıya da yakın ol. Tabanları yağladığında lafının vahametinden
kendine gelemesin birkaç hafta. Anasıyla olan derdini sana fışkırttığı için ne denli
küçüldüğünü düşünmek zorunda kalsın.
Onu yeterli zaman emzirmedi diye anası, sevmedi ya da zıvanadan sevdi/beş buçuk
yıl da emzirdi diye, sana sıçramasın. "Psikiyatri" diye bir bilim var. Kendini Allahın ruh
hastasına yem etme!"