Pazartesi, Şubat 23

bekaroğlu, kılıçdaroğlu ve tuzla

ben bi süredir istanbulda oyumu kılıçdaroğluna vermeyi düşünüyordum, hala da bu bi opsiyon gerçi ama mehmet bekaroğlunun da aday olduğunu öğrendiğim gün bi aday daha eklendi benim listeme.
prof.dr. mehmet bekaroğlu saadet partisinden aday, daha önce doğu konferansı ve radikal2 deki yazılarından kendisiyle ilgili çok olumlu bi izlenimim vardı. daha sonra doğudan dergisinde de bikaç yazısını okuma fırsatıı buldum. ve geçenlerde aday olduğunu öğrendiğimde şaşırdım önce, saadet partisinden ayrılalı bayağı olmuştu diye hatırlıyorum ama beni asıl etkileyen kampanyasına başlamak için seçtiği yer oldu: tuzla tersaneleri.
bekaroğlunun vatanda yayınlanan söyleşisinden parçalarla devam edeyim en iyisi (ben haberi radikalde okudum bu arada =) )

"...Peres’e, ’Siz çocukları öldürmeyi çok iyi biliyorsunuz’ demekte haklıydı. Ama yanıbaşında, Tuzla’da da parayla alınacak tedbirleri almadıkları için insanlar ölüyor. İşte 120’nci işçi de öldü. Şimdi ben de ’Sayın Başbakan siz de işçileri öldürmeyi çok iyi biliyorsunuz’ desem çok mu ağır bir şey söylemiş olurum. Ama maalesef doğru. Elbette öldürmek değildir niyetleri. Ama siz her şeye parayla bakarsanız, İstanbul’u ahlakın, insanlığın, vicdanın, kültürün başkenti değil de finans başkenti yapacağım derseniz bu sonuç çıkar. Para gerekiyor, kriz var, maliyetleri düşürmemiz, rekabet etmemiz gerekiyor diyorlar, öyle mi? İşte buyrun, 120’nci işçi de göz göre göre öldü... "

"...Dindarım demek yetmez, dürüst de olmak gerek. Soruyorum dindar işverenlere, ’Yanında çalıştırdığın işçiye 500 lira maaş vermek hangi vicdana sığar? Sigortasını bile yaptırmayıp, nasıl rahat uyursun?’ Diyorlar ki; ’Ne yapalım, piyasa böyle!’ Dindarı da, dindar olmayanı da aynı şeyi savunuyor..."

"... Bakın bin 300 kişi Gazze’de, 120 kişi Tuzla’da, 1,5 milyon kişi Irak’ta öldü. Erdoğan, Irak’ta ölen 1,5 milyon insan için hiçbir şey diyemedi. Çünkü öldüren büyüktü, Amerika’ydı. Tuzla’ya da hiçbir şey demiyor..."

son olarak vatan gazetesinden röportajı yapan mine şenocaklı diyor ki "...Sanki bir sosyalist partinin lideriyle konuşur gibi hissediyorsunuz kendinizi...".

Pazar, Şubat 22

tek taş

"Ortaçağ'da pırlanta, zehir, veba ve cadılara karşı büyü muskası olarak takılırdı. 1300'lerin ortalarında birden veba mikrobu tüm Avrupa'yı sarınca, insanlar bu hastalığın sebebinin yetersiz hijyen, su sıkıntısı gibi halk ve çevre sağlığı sorunlarından değil, kızgın uhrevi güçlerden kaynaklandığını düşündü. İşte bu yıllarda, erkekler evlenmek istedikleri kadınlara tek taş hediye eder oldu. Hastalıktan ölmeyip, onlarla bir ömür geçirebilsinler diye..."

Nevra Yaraç Laçinok'un newsweekdeki "sağlıksız yaz" yazısının girişinden

hak ne, adalet ne ?

"...
1. Bu ülkede iktidar olan, hele güçlü seçmen desteği, itaatkâr bir parti, öyle ya da böyle bir karizma kanaati ile donanmışsa, kendini "dokunulmaz ama kafasına göre dokunan, vuran" kabul ediyor.
2. Bu ülkenin en büyük medya grubu da patronuyla, yönetimiyle kendini "dokunulmaz ama istediğine dokunan, vuran" sayıyor.
3. Bu ülkede komutanlar da kendilerini "dokunulmaz ama doğal olarak herkese dokunabilen, vurabilen" biliyor.
4. Bu şahsiyet ve kurumlara yakın konuşlananlar da onları ve kendilerini öyle sanıyor.
O yüzden, bizimkisi baştan sona bir "imtiyaz cumhuriyeti"; sağdan sola "gücü yeten yetene demokrasisi"; tepeden tırnağa "çakma hukuk devleti"..."
umur talu, 22 şubat

Salı, Şubat 17

venezüela

türkiyede medyanın chavez ve venezüela ile ilgili haberleri veriş tarzında genel olarak bir gariplik var. okuduğun zaman sanırsın ki herhangi bir abd gazetesinden falan kopyala yapıştır yapılmış. Bugun tarafta mesela bir tane chavez haberi var, altında da chavezin ufak bir biyografisini eklemişler. haberin başlığı çok etkileyici "ömür boyu diktatör seçildi" ama içeriği okuduğunuzda bile durumun böyle olmadığı açık, nasıl ömür boyu diktatör seçilmiş chavez peki. şöyle olmuş 1 kişinin başkanlık yapabiliceği dönemi sınırlayan yasanın değişikliğini referanduma götürmüş ve %54 küsurla kazanmış bu referandumu. yani başkan olması için tekrar seçime girmesi ve kazanması lazım, ee hani diktatör olmuştu ömür boyu hem de.

sonra gelelim haberin altındaki kısa biyografiye, "... 1992'de başarısız bir darbe girişiminde bulundu." diyor, evet burası doğru bakıyoruz birkaç cümle sonra "... 2002'de askeri liderler başkanlık görevini elinden aldı..." heralde rica edip aldılar, ver canım sen görevi bize diye. ilki darbe oluyor çünkü chavez yapmış, ikincisi darbe değil tövbee darde denir mi ona. devir teslim gibi bişi niye çünkü abd destekli generaller yapmaya çalışmış. bu abd destekli darbeden sonra noluyor, geniş kitle eylemleri ve halkın desteğiyle chavez yine başkanlığa dönüyor. hala da venezüelanın seçilmiş başkanı.
kısa biyografinin başlığına bakıyoruz "muhalif basını susturdu". diktatör dediler ya altını doldurmak lazım bir şekilde. peki hangi eylemlerle bu susturma işi yapılmış belli değil, zaten önemli de değil. at başlığı gitsin.

Pazar, Şubat 15

red

geçen gün öğle arasında bizim ofis dışında biyerdeydim. oturup birşeyler okurum kahvemi içerken diye bakınırken red'in ocak ve şubat sayılarını aldım. uzun zamandır red okumamıştım,iyi geldi. Ocak sayısının kapağı çok iyiydi. "Yeter ulan! Yeter! Ya İsrail'le ilişkiyi, ya da palavrayı kesin !.." diye sesleniyor hükümete, hem de davos'tan önce. buna benzer itirazlar başka yerlerden de yükselse de bu tonda olmuyor. ve insanlar katledilirken de öfkelenmiyceksek ne zaman öfkeleneceğiz derdi heralde nihat genç hala tv'de konuşuyor olsa.

DESA

" İçinde piknik tüpüyle çay yapılan minibüste grev gömleğiyle oturan Emine Arslan, 8 aydır DESA fabrikası önünde tek başına direniyor.Sendikaya üye olduğu için atıldığı, mahkeme kararıyla sabit. İşe iadesi hükme bağlandı. Ama yine de işe geri alınmıyor.
Emine Arslan, 3 Temmuz’dan beri İstanbul Sefaköy’deki DESA fabrikası önünde, işe geri alınmak için direniyor. Emine Arslan’ın sürdürdüğü bekleyişin aynısı firmanın Düzce fabrikasında da var. Düzce’de işten çıkarılan 46 işçinin 13’ünün sendika sebebiyle işten atıldıkları mahkeme kararıyla belirlendi.
16 işçi 29 Nisan’dan beri fabrika önünde bekliyor. Emine ve diğer işçiler uluslararası işçi örgütlerinin desteğini almalarına ve mahkeme kararlarına rağmen hâlâ bekleyişlerini sürdürüyorlar.
Tek istedikleri ise Türk-İş’e bağlı Deri-İş Sendikası üyeleri olarak çalışmaya devam etmek.
DESA işçileri direnişlerine başladıkları günden beri bütün Türkiye’yi DESA mallarını boykot etmeye çağırıyorlar.

Yargıtay’dan karar gerek
“Asıl senden razı olsun” dedim, “Geldiniz, Allah razı olsun” deyince. Ve özür diledim, gelmekte bu kadar geciktiğim için. Mahcup gülümsedi. Yağmurun altında, bir anayolun kenarında, çamurun ortasında, beyaz bir minibüsün içinde beni bekliyordu. O, sekiz aydır, bazen bir ağacın altında, bazen güneşin alnında, bazen de şimdi olduğu gibi yağmur yağdığı için kocasının beyaz minibüsünün içinde bekliyordu.
İçinde piknik tüpüyle çay yapılan minibüste grev gömleğiyle oturan Emine Arslan, tam sekiz aydır DESA fabrikası önünde tek başına direniyor. Şimdi yağmurun altında ve çamurun ortasında eşi Ramazan Aslan ve Sendika avukatı Nuran Gülenç ile birlikte. Sendikaya üye olduğu için işten atıldığı, mahkeme kararıyla sabit.
Üstelik işe iadesi de geçen 24 Aralık’ta hükme bağlandı. Ama Prada, Mulberry gibi markalar için üretim yapan DESA, onu işe almıyor. Asgari ücretle çalışacak Emine’nin işe alınabilmesi için yüksek yerlerden, Yargıtay’dan karar gerekiyor. Başka türlü mümkün değil!
Neden? Çünkü Emine Hanım’ın üzerine geçirdiği beyaz gömlekte bir şey yazıyor:

‘Sendika anayasal haktır’
Onun hikâyesindeki her şey, Amerikan bezinden biçilmiş, yanlardan öylesine dikilivermiş, üzerine geçiriverdiği, eprimiş bu gömlek yüzünden oluyor. Fabrika her türden, her renkten, her cinsten giysinin üretimini yapıyor ama Emine’nin üzerindeki gömlek başka. Fabrika, o gömleği kapıdan içeri sokmak istemiyor. Çünkü o gömlek içeri girince sessizce çalışıp sessizce tükenen adamlar ve kadınlar gidiyor, yerine hakkını arayan insanlar geliyor. Fakat bakın, insan bu gömleği üzerine geçirince başına neler geliyor.
“Evimin önünde cip bekliyor geceleri. Artık kimin, bilmiyoruz! Kızımı kaçırmaya çalıştı birileri. Tehditler, hakaretler... 8 aydır bu böyle. Ama ben daha katlanamadım. Sabahtan başlardık çalışmaya, gece devam ve hiç durmadan ertesi gün akşama kadar. ‘DESA hükümeti burası’ dedilerdi, ‘Buraya gelen adam karısını, kadın da kocasını unutacak’ Dayanılır mı buna!”

Cuma’ya gidenler dağılsın!
Emine, plastik bardaklara çay koyarken hikâyenin enteresan ayrıntılarını anlatıyor:
“Eskiden işçiler cumaya, şurdaki camiye giderlerdi. Şimdi geçerken beni görmesinler diye fabrika otobüslere dolduruyor işçileri, uzak camilere taşıyor. O da bir camii değil. Birkaç camii. Sendikadan arkadaşlar, bir gün Cuma namazına gidip onlarla konuştular diye şimdi birkaç camiye dağıtıyorlar işçileri. Ustabaşları da gardiyan olarak camiye gidiyor. Namaz kılmaya değil, sendikadan biri gelirse diye başlarında durmaya.”
Din, vicdana dönüşmesin diye; namaz kutsal bir cimnastik olarak kalsın ve Cuma’da cem olanlar, muktedire karşı mağdurun yanında saf tutmasınlar diye... Emine’nin hikâyesi zaten böyle:
Devlet, din, sermaye el ele!

Mobese selamı
Peki, önünde beklediği fabrikadan dışarı çıkıp onunla konuşan arkadaşı yok mu?
“Mobese kamerası koydular kapıya. Sürekli izliyorlar. O yüzden kimse gelemiyor yanıma. Düşün, bir yudum çayı paylaştığım arkadaşlarım selam veremiyorlar bana.”
“Korkutmuşsun onları çok fena” diyorum, Emine gülüyor:
“6 otobüs! Bak, 6 otobüs çevik kuvvet getirdiler buraya. Benim için! Bu kaldırımda, böyle tek başıma duruyorum diye gözaltına aldılar. Polisler, ‘Git evine yemeğini yap, bulaşığını yıka’ bile dediler. Onlar da biliyor halbuki. Sendikanın anayasal hakkım olduğunu, onlar da biliyor ama...”
Koca Türkiye devletinin bütün askeri ve sivil imkânlarıyla, üzerindeki sendika gömleğinden başka hiçbir şeyi kalmamış, piknik tüpünün üzerinde haşladığı üç tane patates ile karnını doyuran Emine’nin tarafını tutacak hali yok ya!
Çünkü onun üzerinde bir gömlek var. Ve o gömleğin üzerinde bütün efendileri alt edebilecek bir gücün olduğu, insanların hâlâ bu güce sahip olduğu yazıyor. Kriz bahanesiyle patır kütür işten atılan ve yalnız başına kalan onca insan bu gömleği giyecek diye camilerden hükümet binalarına, plazalardan karakollara kadar korku kol geziyor...

Hikâyenin sonu
Emine’nin hikâyesi ne olacak diye merak ediyorsanız. 21 Şubat’ta Beyoğlu’nda DESA mağazası önünde saat 13:00’te eylemi var. Gidin sorun.


Ece Temelkuran