Salı, Haziran 30

örgüt üyesi

13 bebeğin katledilmesi durumunda hiçbir sorumlu bulunamazken, ortada hiçbir kanıtı olmayan iddialarla insanlar örgüt üyesi diye içeri atılıyor. kesk'e yapılan baskınla eş zamanlı olarak eğitim-sen üyesi 20 öğretmen içeri alındı. haklarında henüz bir suçlama yok, olsun gerek de yok. içerde tutarız tutabildiğimiz kadar. öyle sendika üyesi hem de kesk üyesi öğretmen lazım değil bize. hadi diyelim bir sendikaya üye olacaksınız bari 170 bin €'luk makam arabası olan arkadaşın konfederasyonundan bir sendikaya üye olsaydınız, bu arabaların parasına destek olsaydınız. çok düşüncesiz öğretmenler de hiç anlamıyorum.

yürü be putin kim tutar seni

gündemi sanki biraz geriden takip ediyor gibiyim bu aralar ama aslında öyle değil =) sabah okurken not alıyorum ilginçlikleri sonra 1-2 gün nadasta kalıyor onlar. en son size geliyor.
efenim putin bu kez de markette sosis ve domuz eti fiyatlarına sinirlenmiş, ne bunlar şimdi diye bir fırçalamış market zinciri sahibini. buyrun bakın işte şurda.
insan düşünmeden edemiyor, sosis fiyatına siniri asabı bozulan putin efendi 13 bebeğin taşeronun kar hırsından katledildiği ve hiçbir sorumluya ulaşılamayan memleketlerde (türkiye değil tabi ki) olsa kaç günde delirirdi diye.

Pazartesi, Haziran 29

evvel zaman içinde değil yeni

bir konfederasyon başkanı (ağası) kendisine hediye edilen 169 bin € luk otomobil için ne var bunda, sendikanın içinden gelmiş hediye etmiş bâbında konuşabildi. yine aynı haberde altta konfederasyon başkanlarının makam otomobillerinin marka ve modelleri var. benim bildiğim tek hakiki konfederasyonun başkanı 2006 model renault megane kullanıyormuş makam arabası olarak. hangisi gerçek sendika, hangisi çakma sendika belli oluyor listeye bakınca da.

hollywood'u kapattığım gün

okunacaklar listeme bir kitap daha eklenmiş oldu, alev alatlının yeni kitabının çıktığını, geçen gün radikalde gördüğüm röportajından öğrenince.
masada bekleyen kitaplar var yarım kalmış, onları okumam lazım daha. bu aralar çok yavaşladım sanki.
kitabı da kendi kelimeleriyle dinleyelim :

"...
Şöyle kucağımızda ‘popcorn’, koltuklara gömülüp heyecanlı bir Amerikan filmi izlemek zevkimiz vardı. Niye yazdınız bu kitabı? Ne istediniz bizden!
Yine seyredin. ‘Popcorn’ değil de, patlamış mısır yiyerek seyredin! Ha, ‘patlamış mısır’ tamlaması fazla alaturka geliyorsa, ‘pafuli’ de atıştırabilirsiniz, ne de olsa etnik diller ‘in!’ Şaka bir tarafa, ne seyrettiğinizi bilerek seyredin diye öneriyorum. Hepsi bu...
Kitapta “Amerikalıları gezegenimize beyazperdeden katılmaktan kurtarıyorum” diyorsunuz. Ne demek bu?
Bu sorunun cevabı, kitabın tamamını istiyor. Yine de birkaç ipucu vermeye çalışayım. Mesela, Ebu Garib askeri hapishanesinin o aşağılık kadın polisini, Iraklı esirleri seks fantazilerinin tatmininde kullanan Lynndie England ve avanesini hatırlayın. Benzeri fantezilere ‘seyirlik öyküler’ olarak revaç veren ‘Reservoir Dogs’, ‘Natural Born Killers’, ‘Pulp Fiction’, ‘Killing Zoe’ gibi filmleri hatırlayın. Kadının dehşet verici bir fütursuzlukla “Neden pişman olacakmışım? Onlar düşmanlarımızdı!” derken, Vietnam’dan Güney Amerika’ya, Afganistan’dan Irak’a, Amerikan halkının ‘düşman’ algılamasını şekillendiren Hollywood ve Hollywood çıkışlı televizyon ürünlerini hatırlayın. Irak ya da bir diğer ‘Demokrasi ve özgürlük’ operasyonuna (Bunlar Bush’un laflarıydı), ‘Decapitation Strike’ (Boyun Vurma Operasyonu) gibi, Ortaçağ engizisyonlarından esinlenen vahşi bir isim verebilmiş olmalarının ardında yatan Amerikan dünya görüşünü hatırlayın. Ve nihayet Lynndie England ve avanesini birkaç ‘çürük elma’ya indirgeyip Ebu Garib sürecini vakayı adiyeden sayan 2007 yapımı ‘Ghosts of Abu Ghraib’, efendim, 2008 yapımı ‘Standard Operating Procedure’ dokü-dramalarını hatırlayın. Sonra da aynı sürece eleştirel yaklaşan ‘The American Soldiers’, ‘Rendition’, ‘In the Valley of Elah’, ‘Lions for Lambs’ gibi filmlerin, ki Robert Redford, Brian De Palma gibi isimlerin işleriydi, hiç mi hiç gişe yapmadıklarını, hezimete uğradıklarını hatırlayın. Bunlar ve burada konuşamadığımız olguların Amerikan halkının dünyayı Hollywood aracılığı ile algıladığını kanıtladıklarını anlatmaya çalışıyorum. Kapattım ki, insancıklar gerçekliğe avdet edebilsinler! ..."

Cumartesi, Haziran 27

ösym

şurda 4.leventte ösym binası yapıldı bir tane, safirin yanında tam. her seferinde önünden geçerken, binanın üzerindeki kocaman ösym logosunu gördüğümde aklıma logonun öğrenci(nin Ö'sü) yiyen pacmene benzediği geliyor =)

binadaki logo bundan daha güzel, sadece öğrenciyi yediği daha bir belli oluyor orda.

Cuma, Haziran 26

ay çok ilkeel

geçen akşam ntv izlerkene gördüm rahmi koç dünya turunu bitirmiş. efenim kendisi derki panama kanalına girerken sağda :P
bilmemne adası varmış. burda çok "primitif birkaç kabile" yaşıyormuş enteresan bulmuş anlatıyor.
bir de bunun amazon ormanlarının üzerinden helikopterle yerlilerin fotografını çekmeye çalışan versiyonları var, sonra yerliler
helikoptere mızrak atınca vay efendim ne ilkel ne ilkel. ben bu kabile şeklinde yaşayan arkadaşlara ilkel denmesini sinir bozucu buluyorum.
sen daha uzun menzilli ve verimli insan öldürme yöntemleri buldun diye sen çağdaşsın, o senin helikopterini düşüremiyor, mızrakta kalmış diye ilkel.
ilerde olduğumuza dair bu özgüvenin kaynağı nedir acaba, ben baktığımda bizim ordaki kabilelerden fazla da ilerde olduğumuza dair bir işaret göremiyorum.

Perşembe, Haziran 25

yalaka koyun kasabın bıçağını övermiş

geçen gün işte arkadaşlarla konuşurken geçti biyerde, çok hoşuma gitti. gelince yüce google'a sordum bulamadı. o zaman bu da müessesemizin atasözleri hazinesine bir katkısı olsun. tepe tepe kullanın.

kadınlara ve çocuklara da ölüm

daha geçenlerde siirtte bir kız, erkek arkadaşıyla buluştuğu sıraada babası ve amcaları tarafından takip edilip 6.kattan atıldı. manavın çatısına düşüp yaralı olarak hastaneye kaldırıldı, hastanede de yine aile fertleri 5 yerinden bıçakladılar.
sonra ab insan hakları mahkemesi devletin kadınları aile içi şiddetten koruyamadığı yönünde karar verince itiraz ediyor efendiler. vay efendim öle şey olur mu diye.

bir tarafta bu var öteki tarafta açıköğretim fakültesi jandarma ve polis önlisans meslek eğitimi programında çıkan final sorularında kadınlara özgü davranış biçimi aşağıdakilerden hangisidir diyor şıklarsa şunlar
a-) Çokbilmişlik, b-) Baskıcılık, c-) Konuşkanlık, d-) Mantıksal düşünme ve e-) Kendine güvenme
doğru cevapsa c imiş. şimdi bu soruları kim hazırlayor falan önemli değil. çünkü bu zihniyetin yukardaki barbarlıktan temelde bir farkı yok ve heryerde. bunun için hastanede polis engelle(ye)miyor, 5 kez bıçaklanmasını kızın.
onun için şimdi vali olan derebeyi bay bıyık, münevver'in katledilmesi ile ilgili "onlar da kızlarını takip etselerdi" diye konuşabiliyor. bunun için kendisini döven eşinden kaçıp polise sığınan kadın evine geri gönderiliyor ve orası mezarı oluyor onun.
(karikatürler uykusuzdan)

tek-i âlâ

"yeni dünyadan gelen ve yegane mezesi tuz olan iksir"
kitab-ül hiyel, ihsan oktay anar

cinayet mülkün temelidir

silikozisi hatırladınız mı bilmiyorum, hani kot taşlama/kumlama atölyelerinde kaçak sigortasız çalıştırılan ve katledilen insanlarımızın ölüm fermanı. tedavisi yok. 3 kuruşa sigortasız sonunun ne olucağını bilmeden geldikleri merdiven altı atölyelerinde katlediliyor insanlarımız. bazıları tuzlada katlediliyor, bazıları fındık toplamaya götürülürken devrilen kamyonda, bazıları davutpaşada yakılarak, bazıları evinin önünde kurşunlanarak.
doğudan gelen insanlarımız büyükşehirdeki büyük kan emiciler tarafından ölene kadar ucuza kullanılıyor ve sonuç hiç değişmiyor hep katlediliyorlar. sonra yok ekonomik göstergeler şöyle iyi böyle kötü. neye karşılık iyiye gidiyor o ekonomik göstergeler (ki gidip gitmediği de belli değil), ve kimin için.
ne olur o taşlanmış/kumlanmış ürünlerden almayın, siz bari bu katliama ortak olmayın.

radikalin haberi

Salı, Haziran 23

akape

şimdilerde ekranlarda,gazetelerde demokrasiden hukuktan bahseden akape gürühundan bıktım usandım. koşullu demokrasi, koşullu hukuk bunlarınki. ergenokona gelince var, işte bu yeni çıkan güleni ve akp'yi bitirme planına gelince var. hatice arslana, tuzlada katledilenlere gelince hepsi sus pus. orda hak yok hukuk yok.
kısaca ucu akp'ye dokunan bir durum varsa hemen çıkıp hukuk,demokrasi, bik bik diye diye geziniyorlar ortalıkta. bunların dışındaki herşey için üç maymun. çok tiksindirici buluyorum bu iki yüzlülüğü.

Pazartesi, Haziran 22

at martini bre putin dağlar inlesin

ne zamandır aklımda ama şimdi kısmet oldu yazmak. putin ne güzel fırlattı kalemi igor deripaskanın önüne.
hikaye şöyle işçilerin maaşları uzun süredir ödenmiyor deripaskanın da ortaklardan biri olduğu tesiste. sonra putin gidiyor buraya durum nedir diye. yanında getirdiği, işçilerin maaşlarının 1 gün içinde ödeneceğine dair belgeyi veriyor bu arkadaşlara imzalayın bakalım diye. yoksa buraları devletleştiririm diyor putin. bu igor da uyanık ya bu kadar adam var benim imzamı mı kontrol edicek diye imzalamıyor belgeyi. çaktırmadan, imzalar gibi yapıyor. sonra putin alıyor belgeyi bakıyor şöyle bir, sonra igorcuğum gel sen şöyle diyor. belgeyi masanın yanına koyuyor kalemi de önüne doğru fırlatıyor. igor paşa paşa imzalıyor bu sefer. igor bu sefer de kalemi alıyor, putin bir el hareketiyle kalemi de istiyor geri. işçilerin maaşı da bir sonraki gün ödeniyor radikalin haberine göre. şurda da videosu var =)

Pazar, Haziran 21

9 çocuk 86 yıl

mc.donalds bombacısı yasin hayal'in yeni cinayetlere katılabilmesi için hemen serbest bırakıldığı, yargıtayda dosyasının hrant dink cinayetine katılabileceği kadar gerilere itildiği ülkede polise taş attığı iddia edilen 9 çocuk 86 yıl hapis cezası ile karşı karşıya. çocuklara taş atmaktan bu kadar ceza verilemeyeceği için bulunan kılıf terör örgütü üyeliği vb. terörle bağlantılı şeyler.
işte adalet budur. yaşasın guguk devleti.
artık aralarında uygun olarak paylaştırırlar bu 86 yılı. 86 yılı çocukların omuzlarına bırakan, onları suçlu gören muktedirler kendi pisliklerini örtmeye çalışmakta. bu çocuklar sorunun kendisi değil, sonuçları. devletin orda bulaştığı pisliklerin, beceriksizliklerin bedelini şimdi onlar ödesin isteniyor.

batı medeniyetlerinde hukuku simgeleyen tanrıçanın gözleri bağlıdır bilirsiniz, karşısındakilerin kim olduğunun tarafsızlığını etkilememesi için, bizde gözlerini bağladıktan sonra boğazladılar zavallıyı.

laz kapital

bu hafta lemanda yılmaz okumuş'un yazdığı laz kapitali okurken burjuva medyası kısmı çok hoşuma gitti burda da bulunsun istedim. tıklarsanız resme okunabilir boyuta gelicektir, sizi temin ederim =)

12 yaşındaydı Uğur , yüklendi 13 kurşunu sırtına...

Uğur 21 kasım 2004'te mardin kızıltepede evinin önünde 13 kurşunla katledildiğinde daha 12 yaşındaydı, babasıyla birlikte evlerinin önünde katledildiler. 8 kurşun da babasına isabet etti. Önce mardin valisi, uğur ve babasının karakol basmaya gittikleri sırada güvenlik güçlerince öldürüldüklerini söyledi. ayaklarında terlikle evinin önünde 12 yaşında bir çocuk karakol basmaya gidiyor, buna inanmamızı bekledi utanmadan. Sonra hikaye değişti yanlarına birer kalaşnikof bırakılıp, dur ihtarına uymayıp ateş açtıkları iddia edildi, yine utanmadan. 12 yaşında bir çocuk, 5.sınıfa gidiyor ve evinin önünde kalaşnikofla oynuyordu besbelli, ama adli tıp 12 yaşındaki Uğurun bu kalaşnikofu kullanamayacağını açıkladığında raporunda, biz zaten bunun da yalan olduğunu biliyorduk. Dokuz kurşun yedi Uğur sırtından her biri onu öldürmeye yeticek, ama şanlı polisimiz işini şansa bırakıcak değildi dört kurşunda göğsünden çıktı.

önce yalanlarıyla bizi kandırmayı denediler, büyük medyada yer bulamadı uzun süre Uğurun ufacık bedenine sığdırılan 13 kurşun. Polisler kızıltepeden uzaklaştırıldılar, böylece mahkemeye gelmelerine gerek kalmadı. Mahkeme eskişehire alındı, polisler daha soruşturma sürerken görevlerine iade edildiler.Uğurun ailesi mahkeme boyunca türlü türlü hakaretlere saldırılara maruz kaldı.

Ve en sonunda beklenen oldu, polisler beraat etti. Bizden 12 yaşındaki Uğurun terörist olduğuna inanmamız istendi, polislerin Uğuru katli meşru müdafa olarak kabul edildi.

Türkiyede adalet yoktur, çok uzun zamandan beri bu böyledir, şaşırmadık.

(fotoğraftaki çalışma iç-mihraktan adı da
"Çocuklar sakınılmasın/mermi de yiyebilsinler"
)

ankara ofisi ve eğitim

ankaradan cuma gecesi döndüm, eğitim süresince tanımaktan çok memnun olduğum insanlarla tanıştım. bizim ankara ofisini sevdim açıkçası, ankaradan fazla. tekrar görüşürüz umarım ordaki arkadaşlarla.

eğitimle ilgili de söyleyeceklerim var tabii =)
üstad wayne anlatıyor psp diye bir yöntemden bahsetti. şimdi bu yöntemde insan
içinde bulunduğu süreçleri ölçüyor. işte diyelim kitap yazıyor bunun hazırlanma süresi ne kadar,
ne sıklıkta yazıyor, ne kadar süre aralar veriyor falan gibi. bunu da ciddi ciddi kronometre benzeri bir araçla ile ölçüyor aynı zamanda.
bunu hakkaten yapan insan evladı var.
başka bi tane daha var böyle, bu da yazılımdaki hata türlerini 10larca farklı gruba ayırmış oturup, ciddi ciddi bunları yazmış etmiş.
bunlar gülünecek şeyler değil,
şimdi sorarım senin arkadaşının belli ki bir rahatsızlığı var, sen ona psikoloğa gitmeyi önereceğine
gelmişsin bize bunu anlatarak para kazanmaya çalışıyorsun =)
ayıp ya insanlık nereye gidiyor.

Perşembe, Haziran 18

ankara enteresan yer

pazartesiden beri çalıştığım yerin gönderdiği bir eğitim için ankaradayım yarın akşam 11de geri dönücem hatta. eğitim bizim firmanın burdaki ofisinde oluyor, ofis odtü teknokentte. kaldığım yerden, kızılay, teknokente gitmesi fazla sürmüyor. gide gele ankara minibüs kültürünü inceleme fırsatım oldu =) insanlar birbirine hocam diye hitap ediyorlar ya da bana öyle denk geliyor sürekli. önce yemek yediğimiz yerde bana hocam dediler ben o sırada çok anlam veremedim ama sonra baktım minibüsle dönüyoruz minibüs şöförüne de hocam diyorlar =) birbirlerine de.
minibüs olayı çok ilginç burda şöför sürekli para üstü alamayan var mı veremeyen var mı diye soruyor. aklında tutmadığı için ne aldı ne verdi, istemesen unutuyor yani para üstünü göndermeyi. etrafta en son 80-90lı yılların türk filmlerinde gördüğüm arkasından yukarı doğru bacası çıkan otobüsler var.
daha havaalanından şehre gelirken bile ilk dikkatini çeken insanın ne kadar çok üst geçit olduğu oluyor. burda yayaya arabayla aynı yükseklikte yürümek yasak galiba o kadar abartmışlar ki ana caddeden otele yürüdüğüm cadde üzerinde 200-300 metrelik bir mesafede 4 tane üstgeçit var. sıkı durun bir tanesi yürüyen merdivenli, burda değil ama havaalanı yolunda gördüklerimin bazıları asansörlüydü, hadi asansörü anlıyorum engelli vatandaşlar için güzel düşünülmüş ama 2 tane de ışık koysaydınız, ışık ihalesinin rantı/getirisi pek olmuyor demekki.
bir de burda istanbulda gazetelerde okuduğumuz birimlerin,bakanlıkların kendileri var, fiziksel olarak karşınızda duruyorlar. misal istanbulda, tuzlada bir işe yaramayan çalışma ve sosyal güvenlik diye bir bakanlık burda bina ve memurlar,müşteşarlar,vb. şeklinde bir gerçekliği ifade ediyor. ediyor da bize ne diyebilirsiniz, şahsen şimdi benim öyle diyesim var. =)
ankara et konusunda çok ilerlemiş meşhur sivas köftesi, adana sofrası falan her yer et. 2.gün arkadaşlarla bir yere gittik de afedersiniz ama köfteyi kiloyla satıyorlar porsiyon falan değil. garson bakıyor masaya işte x kişi var, size diyor y kilo köfte yeter =) tabi fazla geliyor. yanında içeceği de litreyle veriyorlar haliyle, burası da öğle saatinde tıklım tıklımdı.
paso yiyip içmedik ankarada, eğitim sabahtan akşama kadar sürüyor. üstad wayne eğitim konusunda hem çok tecrübeli hem de çok heycanlı ve iyi anlatıyor. ne anlatıyor derseniz ilk 2 gün konfigürasyon yönetimi anlattı sonraki 3 gün ise cmmi-high maturity (yüksek olgunluk desem olur mu acaba) anlatıyor.
ankaradan sevgilerle ...

V

sevgili V'nin de dediği gibi =)
"insanlar hükümetlerinden korkmamalı, hükümetler insanlarından korkmalı. "
geçenlerde oturup tekrar izledim "V for vendetta" yı, ve yine ilk izlediğimdeki
kadar muhteşem buldum.

cümleyi alıntıladığım sahne şurda.

Çarşamba, Haziran 17

necmiyaaa

aziz nesin'in çok güzel bir hikayesi var, geçen flying dutchmande görüp, hatırlayınca. o zamandan beri aklımdaki bir meseleyi buraya bağlama ihtiyacı hissettim =)
flying dutchmanden alıntılıyorum hikayenin yazılı halini ben sonra konuşucam =) :

".............Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini petrol zengini Araplara satıyordu ya...İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi, prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bişey..Adı da Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi'nin seyrine doyum olmaz tepelerinden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı işte öyle bişey yaptıracak. Derken bu Ebul-Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun..........

.....Ebul-Fatık'a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor.........Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş bu Ebul-Fatık......Kızın saflığı aptaldan biraz yukarıda saf.Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı....

Fıtık amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşaflı geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısınını kadın akrabalarıla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, kızın da canı sıkılıyor.... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için çok uzaklara gitmemek koşuluyla sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın ne yapsın sokakta tek başına?Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. O dolaylardaki sinemalarda oynayan filmleri seyredip "Hazreti Ömer'in Adaleti" adlı yerli filmi uygun bulup karısına o filmi görebileceğini söylüyor. Necmiye...Genç karısının adı. Gidiyor sinemaya...Fıtık Amcanın içi pırpır. Ertesi akşam erkenden eve dönüyor. Oh, çok şükür Necmiye evde.

-Necmiyaa
-Efendim
- Ne yaptın ben yokken?

Necmiye yana yakıla anlatmaya girişiyor!

- Ah, sorma......nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.
- Ne oldu Nacmiya?
- Öyle bişey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.
- Ne geldi başında?

Necmiye saf saf anlatıyor!

- Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
- Şok güzel.
- Çıktım sokağa.
- Avet?
- Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
- Bir herif?
- Evet... ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. ben gidiyorum, o da gidiyor. dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.

Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da çok şaşmış görünür!

- Allah allah... ban da şok merak ettim. du bakali n'olecak?
- Ben gidiyorum, o gidiyor... bööyle yanımda. dibimden ayrılmıyor. dur bakalım, n'olacak diyorum içimden...
- Fa suphanellah... du bakalî n'olecak?
- Bilet alıyorum o senin dediğin sinemaya... aaa, adam da bilet alıyor. ben sinemaya girdim, adam da girmez mi?

Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:

-Ve minelgaraip... Du bakali n'olecak? sonra?
- Sonra, ben bir koltuğa oturdum. o da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
- Hayret! du bakali n'olecak?
- Işıklar söndü, film başladı.
- Eeee? anlat nacmiyaa?
- O herif elini bacağıma atmaz mı?
- Ne diyorsun, velacaip...
- Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! şaştım kaldım...
- Ne yapacak?
- Bilmem. Ben de onu merak ediyorum ya... dur bakalım, n'olacak diye bekliyorum.
- Vallahi ban da berak ettim yahu... du bakali n'olecak?
- Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan merak etmez misin?

Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da kansına uyup soruyor!

- Nacmiya, du bakalî n'olecak?
- Sonra "Hazreti Ömer'in Adaleti" bitti. lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?
- O harif da?
- Evet...
- Velacaip ve minelgaraip... du bakali n'olecak?
- Çıktım sinemadan, o da çıktı. ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.
- Aman Nacmiya, vallahi şok marak ettim. du bakali n'olecak?
- Ben de merak ediyorum. ben köşeyi saptım.
- Harif da saptı mıı? - Saptı.
- Anlat sabuk nacmiya, şok maraklı.
- Bizim apartımanın kapısından girdim, herif de girdi. dur bakalım, n'olacak diye merak içindeyim.

Fıtık Amca ter içinde...

- Sonra?
- Bizim kata çıktım, herif de çıktı.
- Vay herif vay!...
- Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?
- Harif da yallah içeri...
- Evet...
- Du bakali n'olecak... aman anlat sabuk Nacmiya...
- Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?
- Ne diyorsun nacmiya... du bakali n'olecak?
- Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?

Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:

- Ayvaaah! du bakali n'olecak?
- Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
- Aman Nacmiya, vallahi meraktan şatlayacak ban... söyle sabuk, ne oldu Nacmiya?
- Hiç canım... bişey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.

Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.

- Yok yahu.. Peki, ne oldu Nacmiya? ne yaptı?
- Aynen senin her gece yaptığını..

Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bişey geldiğinden bile haberi yok ki... Bağırıp çağırsa olmaz. Döğse olmaz. Kovsa olmaz.Erkekliğe toz kondurmamak, yiğitliğe krem sürmemek için Fıtık Amca şöyle der:

- Amaaan nacmiyaa, ban da mühim bişey zannettim. du bakalî n'olecak, du bakalî n'olecak diye boşuna merak etmişim. velakin hiç mühim değil.

Olayı anlatan yaşlı işçi emeklisi, "İşte böyle arkadaşlar"diye sözü bağladı. Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi, "yani, hiç anlayamadım" dedi, "sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? kel mana? "İşçi emeklisi, "her gün burda laflayıp laflayıp da sonunda "dur bakalım, n'olacak?", "dur bakalım n'olacak?" diye merak edip soruyorsunuz ya, dedi, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım."

Çayevindekilerden bir kahkaha koptu. işçi emeklisi ekledi:

-Velakin hiç mühim değil."

boşuna şeriat geliyor, geldi, yolda diye korkmayın biz ondan önce hukuku kaybettik, senelerdir kayıp. hukuk olmadıktan sonra hakkımız olmadıktan sonra polise, askere, hükümete kısaca iktidarı elinde tutanlara karşı bizi koruması gereken bir yapı olmadıktan sonra, şeriat gelse bize ne gelmese bize ne. Polise taş atan çocuklar terör örgütü üyeliğinden 10larca yılla yargılanıyor, mc. donalds bombalayanlara adam öldürenlere destek veriliyor, elinden tutuluyor nerdeyse teşvik ediliyor. bakanlar değişiyor, gücü elinde tutanlar değişiyor ama cinayetler durmuyor, tuzla bir örnek sadece. bunlar başka biyerde değil burda gözümüzün içine soka soka yapılıyor, oysa insanlar bundan değil teorik bir takım tehditlerden korkuyor, du bakalii nolcak.
daha ne olucak acaba.

Pazartesi, Haziran 15

tuzla cinayetleri devam ediyor

tuzlayla ilgili bu son cinayetten sonra yine yazmak istiyorum ne zamandır ama umur talunun yazısını okuduktan sonra vazgeçiyorum hemen, olanı biteni bu kadar net anlatabilmem mümkün değil. onun için yine umur taludan alıntılamayı tercih ediyorum buyrun :

"Aslolan ruhun köleleşmesidir; beden nasıl olsa teslim olur!

Size birbirinden "çok farklı" iki olaydan bahsedeceğim:
1. Tuzla tersanelerinde sipariş ve üretim aşırı iken, çok sayıda işçi de aşırı çalıştırılıyor...
Bir kısmı ölüyordu.
2. Kriz başladı. Siparişler eskisi gibi artmadı. Çok sayıda işçi çıkarıldı. Bu kez az sayıda işçi de daha aşırı çalıştırıldı. Bir kısmı ölmeye devam ediyor.


Aradaki "ciddi nicelik farkı", yani işçi sayısı...
Nihayetinde sistem tarafından aynı ölüm kapısına çıkarılıyor.
Çok sayıda işçinin aşırı iş yüküyle, güvensiz koşullarda, maliyeti düşürmek için hayatları ucuzlatarak çalıştırılması...
Ve...
Az sayıda işçinin aşırı iş yüküyle, güvensiz koşullarda, maliyeti düşürmek için hayatları ucuzlatarak çalıştırılması.

Sonra, "köle yok" demeyin sakın!
Köle; iki türlü var olur:
1. Güçlülerin; güçsüzlerin bedenini, emeğini zincirlemesiyle;
2. Güçsüzlerin; başta açlık, sonra işsizlik, elbet çeşitli baskılar sonunda ruhlarını da bu zincirlere zincirlemesiyle.
Sistem budur!

Son "kaza"nın mahiyetine bakınız:
Vakit: Akşam.
İş: Kuru yük gemisi boyanması.
Ortam: Boya yapılırken gemiye zarar gelmesin diye havalandırma deliklerinin kapatılması.
Olacağı şu: Ambarda gaz sıkışması. Elektrik kontağı.
Olan: Patlama, bir ölü, iki ağır yaralı.
Ölen: Tersanenin taşeron firmasında henüz 6 gündür çalıştırılan 29 yaşındaki Hüseyin İbir.

Önceki Çalışma Bakanı'nın, 2007'de, ölümler artmaya henüz başlarken, bu sütundaki ısrarlı yazılara cevaben Tuzla yolundan arayarak, "içten" olduğuna inandığım biçimde söylediklerini hatırlıyorum.
Çözecektiler.
Gittiler ve patronlar karşısında eridiler.
Üstüne ölü sayısı 121'i buldu.
Şimdi yeni bir bakan var. İlk ölüsü oldu.
Dikkat etmedim; "Köyden gelen işçiler ayakta durmasını bilmedikleri için düşüp ölüyor" diye, işçiyi de, köylüyü de, ölüyü de aşağılayabilen işçisağlığıişgüvenliğimüdürükasımbey yerinde duruyor mu hâlâ?
Binlerce işçiden tek milletvekilinin haliyle bulunmadığı, ama tersane sahiplerinin iki milletvekili çıkarabildiği örnek bir "temsili demokrasi"! Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle!

Hayat böyle:
Köylüler, işçiler düşüyor...
Güçlü olan ayakta kalıyor.
"Evrim teorisi"
ne manen inanmayanlar, maddi bakımdan, bilfiil "evrim teorisi militanları" halinde, iktidar olabiliyor, bakan olabiliyor, müdür olabiliyor, patron olabiliyor, taşeron olabiliyor ve güçsüzlerin düşmesini, elenmesini, hep güçlülerin ayakta kalmasını "tabii" bulabiliyor.
O yüzden...
Tersane, hep dershane.
Bize bizi, bize sizi, bize hepimizi, halimizi, haddimizi, sistemimizi bir düşüşte, bir patlamada, bir filikada, tabut tabut anlatıyor.
"Havalandırma kapalıdır"; o kadar!
Sadece tersanelerde insanlıkları kıstırılmış işçileri değil; tarlalardan plazalara, kışlalardan medyaya, fabrikalardan bankalara kadar, emekleri satın alınırken kaba veya zarif zincirlenen herkesi anlatıyor. "Çıkış yok"; o kadar!

Özetle;
Ambara tıkarlar...
"Hepimiz aynı gemideyiz" ya...
Gemiye bir şey olmasın diye...
Camı kapatırlar!
Bakın, iyi bakın...
Sırf tersane değil...
Bütün sistem budur:
Size durmadan hepimizin aynı gemide olduğu anlatılır...
Oysa siz...
Camı kapalı ambarlardasınızdır.
İşin püf noktası şudur ki:
Gaz sıkışıp patlama olana kadar, bunun farkında bile olmazsınız. Dert etmezsiniz. Birbirinize sokulmak ne kelime, size en çok benzeyeni bir güzel benzetmek istersiniz!
"Organize işler" böyle yürür.
Aslolan, ruhun köleleşmesidir; beden nasıl olsa teslim olur!
Aslolan, daha yaşarken ruhun bir tabuta girmesidir; beden nasıl olsa...

"

Cumartesi, Haziran 13

birgün

geçen akşam metrodan taksime doğru çıkıyordum, bu celalettin cerrahın osmaniye valisi olduğu günden hemen sonraki gündü sanırım. ışıklara doğru giderken birgün satan bir genç vardı. baktım elindeki gazetenin üstüne ve manşeti okudum. manşet çok iyiydi :
"Bir derebeyi daha vali oldu"

iç mihrak, iç mihraklar - 2




















shellin nijeryada tazminata mahkum olduğu haberi radikalde vardı, zaten iç-mihrakta da habere link var.

iç mihrak, iç mihraklar

Çarşamba, Haziran 10

Görevi, istihbarat yüzbaşı!

"Binbaşım, o zaman yüzbaşı imiş...
Trabzon İl Jandarma Komutanlığı'nda İstihbarat Şube Müdürü.
İşi istihbarat yapmak, ihbar değerlendirmek, ciddiye almak.
Önceki gün, "talimatla ifade" verdi...
Jandarma İstihbarat Şube Müdürü
iken gelmiş bir ihbara dair.
İhbarı getirenler de görevli askerler.
Dediğine göre, "2006'nın yaz ayları."
İhbar diyormuş ki, "Yasin Hayal ve birkaç arkadaşı Hrant Dink'i öldürme hususunda planlar yapıyor."
Dediğine göre, bu "bilgi" yi komutanına ve şube müdürlerine de aktarmış.
Sonra?..

"Daha sonra, Hrant Dink'in öldürüldüğünü duyduk."
Tamam binbaşım; onu biz de duyduk!
Ama bize ihbar gelmemişti.
Bize kimse Yasin Hayal'den bahsetmedi.
Biz Trabzon'da değildik; Jandarma değildik, İstihbarat Şube Müdürü değildik.
Polis ile Jandarma istediğini pek rahat dinler ve izleyebilirken, biz sıradan insanlar bu imkânlara sahip değildik; İstihbarat Şube Müdürü hiç değildik.
Ne ki, "daha sonra Dink'in öldürüldüğünü duyduk" biz de.
Lakin aramızdaki fark şu idi:
Siz, daha önce, Hrant Dink'in öldürüleceğini de duymuştunuz!
Daha sonra öldürüldüğünü duymadan daha önce, öldürüleceğini duymuştunuz!
Ama ciddiye almadınız.
Ama ihmal ettiniz.
Ama hiçbir şey yapmadınız.

"Muamma"
şudur:
2004 Ekim'de Trabzon'da bomba atan...
Bir hafta sonra İstanbul'da yakalanan...
Bombaya sevk eden "Abisi" yargıdan kaçırılıp polis (ve jandarma) "elemanı" yapılan...
Mahkeme masrafları kimi siyasi "Abi" tarafından karşılanan...
Bomba mağduru McDonald's başta, yaralılar da dahil, hakkında şikâyetçi bırakılmayan...
Yıllarca tutuklu kalan, silahsız, bombasız "terör zanlıları" nın bulunduğu memlekette11 ay tutukluluk ardından 2005 Eylülünde tahliye edilen...
Nisan 2006'da, dışarıda serbestken 6 yıl 8 ay hapse mahkûm edilen...
Ama temyize kadar tekrar içeri alınmasına gerek duyulmayan...
Dosyası Yargıtay'da öylece bekleyen...
Beklemede, işte Jandarma İstihbarat Şube Müdürü'nün dediği üzre, "2006 yaz aylarında birkaç arkadaşıyla Dink'i öldürme hususunda planlar yaptığı" öğrenilen...
İhbar edilen...
İhbarı ihmal edilen...
Ve 19 Ocak 2007'de Dink öldürüldüğünde, bir yıl önceki "bomba mahkûmiyeti" kararı hâlâ Yargıtay'da bekletilmekte olan ve "bombadan" mahkûm olduğu halde serbest dolaşması sağlanan...
Burada duralım işte...
"Sağlanan"ları Hayal'e kimler sağladı?

Ortada kimi siyasinin de, kimi polisin de, kimi askerin de "ihmal" ya da harflerin yerini değiştirirsek "ilham" aktörü sayılabileceği bir "cinayet senaryosu" var.
Dünyanın her yerinde, böyle bir olayda ilk soru şudur:
Yasin Hayal, mahkûm olduğu halde serbest kaldığı için mi öldürme planları yapabildi...
Yoksa...
Öldürme planları yapabilmesi için mi olaylar böyle gelişti?
Görünmez bir el mi, adım adım, kurum kurum, dosya dosya, kimi gence büyük suikastın faili olmak, bir gazeteciye de ensesinden vurulmak diye bir kader çizdi?


Bu soruların manasını çözebilirsek...
Yurdumuzu daha iyi tanırız!
Bir de "yurdum görevleri" ni.

Görevi, Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı... "Yaz aylarında, öldürme hususunda planlar yapıldığı" ihbarı almış...
"Daha sonra, öldürüldüğünü duyduk" olmuş!
Arada...
Ne olmuş, nasıl olmuş?
Not:
İlk günden yazdığım ama genelde pek az dert edilen bir nokta şu: Hayal dosyasının Yargıtay'da beklediği süre; dolayısıyla bomba mahkûmiyetinden hapse girmesini engelleyen, dolaylı olarak da"öldürme planları" yapmasına imkân veren süreç! Cinayetin ertesi günü bunu Hayal'in "bomba davası" avukatına da sormuştum: Anladığım kadarıyla o bile Yargıtay'daki sürenin uzunluğuna şaşırmıştı. Çünkü boru değil, bomba davası idi! "

umur talu, sabah

Salı, Haziran 9

hrant dink'i nedim şener mi öldürmüş yoksa

"...
İlk üç suçlamadan, Gazetecinin 20 yıl hapsi isteniyor.
Diğer suçlamalarla birlikte, istenen hapis cezası 28 yılı buluyor.
Cinayetin faili olarak yargılanan Ogün Samast için istenen ceza ise 20 yıl.
Kısaca;
Silah ve mermi 20 yıl...
Kitap ve bilgi 28 yıl!

Gazeteci olarak haddini bilip oturduğu yerde oturması, sanık olarak da ayağa kalkması istenen Gazeteci Şener'in bir şey dikkatini çekmiş:
"Dink cinayetinde ihmali görülen Trabzon Jandarma personeli iki yıla kadar hapisle yargılanıyor. İhmal zincirindeki polislerden yargılanan yok.
Tabii cinayetin faili ve hemen yakınındakiler yargılanıyor...
Bir de Gazeteci."
En fazla toplam ceza istenen ise, cinayeti önleyemeyen, ihmalci davranan, görevini iyi yapamayanlar değil...
Hatta katil ve arkadaşları da değil...
Kakarakikiri yazılar, cılk cıvık haberler yerine; hakikat peşine düşmüş bir gazeteci.
..."
umur talu

Cumartesi, Haziran 6

sacco ile vanzetti

bugün flying dutchman'de film müzikleri ile ilgili postu okurken hatırladım. hatırlamışken analım sacco ile vanzetti'yi.
şurdan da "the ballad of sacco and vanzetti" yi dinleyebilirsiniz.


"...

yanıyordu kanlarında şavkı italya güneşlerinin
koştular temiz esmer alınlarla hayatın sesine
dövüştüler yanında dövüşen kardeşlerinin
yeni dünyaya düştüler eski zulmün pençesine!
yedi yıl ölümün karşısında gülerek durdular
elektrikli iskemleye
kadife bir koltukmuş gibi oturdular
yürekleri dört bin volta yedi dakika dayandı
yandı yürekleri
yedi dakika yandı
cani değildiler, kurban gittiler bir cinayete
kurban gittiler dolarların emrindeki adalete!
hayatlarında olmadılarsa da kitlelerin rehberi,
ölümleriyle şaha kaldırdı kitleleri
bu iki ihtilal neferi!
..."
sacco ile vanzetti - nazım hikmet

su bedava mı, yok daha neler

dikile'de halka suyu 10 tona kadar bedava verdiği için hakkında dava açılan ve yargılanan belediye başkanı, suya zam yapmak zorunda kaldı. artık vatandaş dikilide 10 ton suya 1 kuruş ödeyecek.
başkanın üzerine yargının itilmesinin sebebi başkanın yaptığının mümkün olduğunun bilinmesini istememeleri. başkanın icraatı mevcut düzen için tehdit gibi.
belediye dediğin hollandadan lale getirip diker, bizden de parasını alır. o kadar.

başkanın haberdeki sözlerinden alıntı da yapalım bari :
"Belediyeler ticarethane olarak görülmemeli. Biz bu zihniyete karşıyız. Ancak yasalar karşısında 10 tona kadar su kullananlara ücret belirlemek zorunda kaldık. ve 10 ton suya 1 kuruş bedel belirledik"
"Üç çocuklu bir ailenin bedelini ödeyemediği için suyunun kesildiğini düşünün. Burada susuzluktan dolayı hastalık da olur, her şeyde. Belediye olarak birçok hizmet için ücret almıyoruz. Ancak sadece su için bize dava açılıyor. Bunun bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Günümüzde 1 litre süt yarım litre sudan daha ucuz hale geldi. Buradan da anlaşılacağı gibi suyumuzu satmak istiyorlar. Suyun satılmasına karşı birilerinin tekerine çomak sokuyoruz. Suyun satılmasına karşıyız. Suyun yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz. Suyun bedava olmasından yanayız. Bunun için yargılanıyoruz"

haberin tamamı radikalde

Çarşamba, Haziran 3

gen meselesi ve modern kafatasçılık

efenim eskiden böyle daha gen men incelenemezken kimlerin daha saf x ırkından olduğunu belirleyebilmek için kafatası ölçümleri kullanılırdı. sonra bu tabii ırkçılarımız tarafından bile ayıplanır hale geldi. meraklısı için google'a sorarsanız nasıl kafatası ölçümü yapılıcağını anlatır o, ölçümde hata olmasın sonra.
neyse şimdi bilim çok ilerdi de öle kafatası ölçme gibi ilkel tekniklerden kurtulmuş olundu. artık genler inceleniyor. geçen bir arkadaşımdan duydum haberi, sonra iç-mihrak ve radikalde de gördüm. türklerin geninden türklük çıkmadı diyor haber =)
tabii böyle saf bir türk topluluğu bekleyenler için hüzün verici satırlarla devam edip gidiyor. acaba bu saf türkler orta asyadan gelirken geride mi kaldı ne oldu.
sen gel anadolu gibi tonla medeniyetin bir arada yaşadığı, kaynaştığı bir yerde yüzyıllarca yaşa sonra da saf türk olsun. ara ki bulasın =)

ve iç mihraktan alıntıyla bitirelim :

"Nihal Atsız'ı hortlatacak haber"
Türklerin geninden türklük çıkmadı!

(afiş de üstte hemen)

akp deel ak parti

efenim halkın içinde bazı kendini bilmezler ak partiye akp diyorlarmış. başbakan tabii çok öfkelenmiş böyle terbiyesizlik olmaz diye. akşam haberlerde görünce şaşırdım. diyor ki başbakan hazretleri yüce partilerinin yargıtay başsavcılığında kayıtlı kısaltması ak partiymiş, nasıl oluyor da bazı kendini bilmezler bunu bile görmezden gelip hâlâ akp diyorlarmış. ne diyorsun başbakan, bu senin "yürütme"nin başında olduğun ülkede mahkeme kararları bile uygulanamıyorken, ne kısaltması ne parti adı.