Pazar, Temmuz 26

haraç ve yök

yök hangi ölçüye neye dayanarak oluşturduğu bilinmeyen haraç zammı isteklerini iletti bakanlar kuruluna. bu onaylandığında %500'e varan oranlarda zamlı haraçlarla karşılaşacak üniversite öğrencileri yeni dönemde. yök çalıştayında bunu protesto etmek isteyen öğrenciler ise yaka paça dışarı atıldı tabi ki.
hayatı boyunca gelirlerinde hiç böylesine uçuk oranlarda artışla karşılaşmamış olan memurun, işçinin giderleri söz konusu olduğunda gözlerinin yaşına bakılmıyor. %500'e varan oranlarda zam nasıl bir insafsızlığın eseridir anlamakta zorlanıyor insan. belki artık daha fazla öğrenci cemaat yapılanmasının içinde bulunmak zorunda kalır bu zamlardan sonra. yök laikçi kampın elindeyken yök şöle kötü böle fena diye atıp tutan iktidar ve yandaşları artık bunlardan hiç bahsetmiyor. çünkü yök için yeni bir çözüm geliştirdiler, ele geçirerek bunu üniversiteler üstünde kendi baskı araçları olarak kullanmak. hayırlı olsun.

bir tarafta bunlar olurken unirock festivalindeyken durumdan habersiz =) başbakana metalci selamı vermekle suçlanan 5 genç gözaltına alındı. başbakan gençlerin gidişatından da memnun değil ne diyor ankara il kongresinde yüce lider : “Gençliğimizin bir bölümü arasında ahlaki erozyonun olduğu bu yapılanma bizi dertlendiriyor” . senin bu yök,akp ve haraç yapılanmaların da bizi dertlendiriyor, ama napiceksin.

hadi demirel gibi düşünmeyi deneyelim

yok yok, başlıktaki istek çok insafsızca oldu, kıyamam size =)
"Eski Hakkâri milletvekili Esat Canan, 'Ormancık'ta 1994 yılında 12 kişinin öldürülmesi' olayını dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ilettiğini ve “Devlet vatandaşını öldürmez” cevabını aldığını iddia etti. "
haber bu şekildeydi, sonra demirel çıktı dedi ki doğrudur öyle dedim.
demirelin 1994 yılında yaşanan bu katliamla ve genel olarak siyasal yaşamıyla ilgili çok önemli bir ipucu elde ediyoruz burdan. aslında aşikar olanı tekrar keşfediyoruz.
haberde bahsi geçen diyalog bana Piaget'nin çocuk gelişimi alanındaki çalışmalarını hatırlattı nedense =) Piaget'nin geliştirdiği sınıflandırmada çocuğun henüz mantıksal çıkarsama yapamadığı bir süreç vardır, 6 yaşına kadar devam eder bu. Mesela 4 yaşındaki bir çocuk görüş alanından çıkan, yatağın altına kaçan bir topun yok olduğuna kanaat getirebilir. artık topun görüntüsü olmadığına göre top da yoktur.
demirelin siyasal dünyası da biraz bunu andırdı bana. ya da belki demirel taa 1994 yılında secret'vari bir öğretinin temellerini oluşturuyordu. devletin adam öldürmediğine yeterince inanırsak, belki de gerçek olur.
yandaki devletin ne olduğuna dair afiş iç-mihraktan'dır.

şirinler

yeterince uslu bir çocuk olursak belki bir gün başbakanı bile görebiliriz. yüce iktidarının otobüsünden kafamıza, gözümüze hediyeler fırlatır. neden olmasın ?

Cumartesi, Temmuz 25

seyfi 93 gündür konuşamıyor

















seyfi kendisi için şiir yazan 95 şairi evine gelen gazetecilerden öğrendi, ve 93 gündür zorlukla konuşabilen seyfi tedavisi için yardım beklediğini söyleyebildi. şu da bahsi geçen şiirden bir parça :
"...
vurma bana, vurma! içimin oyuncakları kırılıyor
ben, her ilkbaharın ilk günüyüm; gölgeler uzar yamaçlarımda
eskimiş okul önlüğümden bozulup dikilme siyah külotum
şu soruyla geçtim tarihten kurşunlar arasında
ölüm, bir halkın çocuğu olmanın tek mucizesi mi?
..."

türkiyede güzel şeyler de oluyor canım

başlık sadece sizi şaşırtmaya çalışmak içindi, gerçekle arasındaki bağlar çok zayıftır.
misal gül'e mektup ile çocuklarının ölümünde ihmal olduğu şüphelerini iletmek isteyen çiftin hikayesi karakolda dayakla son bulmuş. bu kısmı çok sıradan tabii. sonra haberin fotografına bakıyoruz ki karakolda dayak için alıkonulan annenin başı örtülü. size bu olayla ilgili birşey anlatmayacağım ama fotoğrafın bana anımsattıklarını anlatayım. burası memleketteki en ciddi ikiyüzlülüklerden birinin köşebaşından bize sırıttığı yerdir. iktidarın bir başörtüsü meselesi olduğu belli. üniversiteye giremeyen, görece kendilerine, kendi ailelerine gerek siyasal görüş gerekse yaşam biçimi olarak yakın orta üst sınıfa mensup ailelerin çocuklarını kapsıyor ama bu mesele sadece. burdaki alt kümeyi yazarken bile zorlandım. yoksa türkiyenin dört bir tarafında tekstil atölyelerinde, temizlik işlerinde emeği sömürülen, kanunen varolan güdük haklarını bile alamayan başörtülü çoğunluk için çözümü ne iktidarın? onları kan emicilerin, güvenli dişlerine teslim etmek sonra da gidip o kan emicilerin sırtını sıvazlamak. işte başörtüsü meselesindeki ikiyüzlülük burdadır.

kendine yabancılaşma

geçen akşam kahvemi içerken ntv haberlerine bakıyordum. haberin birininin başlığı şu idi : "sürücü kadın olunca". olay şu : kadın benzin doldurumak için duruyor. sonra benzin dolum işlemi sırasında pompacı bir ara içeri gidiyor. kadın da bitti heralde diye düşünüp, gaza basınca pompa araçta takılı iken. arkasından benzin istasyonunu da sürüklüyor biraz =).
haberde insanın dalgınlığıyla alakalı bişi anlatılıyor aslında ama olay başlıkta sürücünün kadın olmasına bağlanmış, bir ayrımcılık var ortada. sonra haber bitip sunucuya dönülünce, kadın sunucu haberi yumuşatma gereği duyuyor belli ki. ama başka bir yabancılaşmaya imza atarak. o da diyor ki "aslında tüm kadın sürücüler böyle değil".
yani kadına yapılan ayrımcılığı kabullenmiş, sadece kadınların bir kısmını ayrımcılığın dışına, emin bir yere taşımak istiyor. ya da bizzat kendisi de ayrımcılığı yapanın yanına geçerek, "işte görüyorsun kadın sürücüler çok fena" demek istiyor =)

dershane bayramınız kutlu olsun

bundan sonra her yılın temmuz ayının 22'si dershane bayramı olarak kutlanmalı. katsayıyla ilgili değişiklik gerçekleştiği andan itibaren dershaneler potansiyel müşteri sayılarını ciddi ölçüde artırdı, ellerini ovuşturuyordur dershane sahipleri bir kenardan.
dershane demişken o tek bir öğrenciden binlerce lira alan adı sanı büyük dershaneler de dahil olmak üzere hepsi tam birer kan emici şeklinde çalışmakta.
yeni mezun öğretmenleri asgari ücretin biraz üstünde rakamlara haftanın 6 günü dersti, etüddü, soru hazırlamaktı şeklinde çalıştırmak suretiyle genç öğretmenlerin kanını emiyorlar.
eğitim sistemi temelden sakatken, her yeri dökülürken, bu en üst kısımda yapılan popülist değişikliklere insanların vay çok iyi oldu, eşitlik geldi veya çok fena oldu yandık bittik şeklinde yaklaşmasını da anlamakta zorlanıyorum açıkçası.

pişmiş tavuğun başına gelmezdi bunlar

hürriyet okumadığım için haberi görmedim ben, sonra sezyumda görünce de şaka sandım. haberin linkine tıklayıp hürriyete gidince gördüm ki şaka falan değil =)
tüm bu rezilliği anladık da o tavuğun gözündeki şerit nedir allasen.

Çarşamba, Temmuz 22

zizek !

"Eski Demokratik Alman Cumhuriyeti'nde anlatılan eski bir fıkra: Bir Alman işçisi Sibirya’da iş bulur.Mektupların sansürcüler tarafından okunacağını bildiğinden arkadaşlarına şöyle yazar: “Aramızda gizli bir haberleşme sistemi belirleyelim. Benden aldığınız bir mektup sıradan mavi mürekkeple yazılmışsa doğrudur. Kırmızı mürekkeple yazılmışsa yanlıştır.”
Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alırlar.
“Burada her şey harika. Dükkanlar mal dolu. Yiyecek bol. Apartman daireleri geniş ve güzel ısıtılıyor. Sinemalar Batı’nın filmlerini gösteriyor. Sokaklar işveli kızlarla dolu. Burada tek bulunmayan şey kırmızı mürekkep.”
İstenilen tüm özgürlüklere sahip olunduğu fikrinden yola çıkılıyor. Ama sonra tek eksiğin kırmızı mürekkep olduğu ekleniyor. Kendimizi özgür hissediyoruz çünkü “özgür olmayışımız”ı ifade edecek o dilden yoksunuz.
-Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz "

geçen gün tekrar izlediğim zizek! den bir parça, slavoj zizek

Salı, Temmuz 21

Hakikat ile pankart

Sivil, polis, asker...
Elinde gücü olanlar...
Siz hakikate bakmayın...
Hakikati düzeltmeye çalışmayın...
Ama pankartı kaldırın hep, olur mu!
Büyük adam, büyük devlet böyle olunur işte.
Şehit askerler için hep yüksekten konuşun ama onun kim olduğu, neden öldüğü, neden en çok onların öldüğü hiç konuşulmasın, olur mu!
Sonra siz muhafazakâr ahlaklı olun, demokrat olun, cumhuriyetçi olun, milliyetçi, ulusalcı, liberal olun, solcu da olun!
Olur.
İşte piyade er Bahadır Han Solak'ın cenazesinde toplatılan pankart:
Yemen yolu çamurdandır
Sefer tası bakırdandır
Gemiciği olan bedel öder
Şehidimiz fakirdendir.
Kaldırın pankartı...
Hakikat orada durdukça ne kadar kaldırabilirsiniz ki!
umur talu

Pazartesi, Temmuz 20

güler zere

...
Başında bekleyen polis, kaçmasın diye. Güler, müebbetlik.

Müebbetlikken idama mahkûm edildi. Hepimizin gözleri önünde. Meydanlarda çekirdek çitleyerek seyredilen eski idamlar gibi.
Geçen hafta yazmıştım Güler Zere’nin durumunu. Ama bu arada, koğuşta, başında uzağa bakan bir polisle, can çekişerek ölümüne karar verildi .
Karar vereni çok iyi tanıyoruz. Kendisini takip ediyoruz nicedir. Hatırlayalım:
1995 yılında YDH İstanbul İl Binası’na polis baskını yapılır. Gözaltındaki sanıklar, mahkemeye çıkmadan önce 18 Temmuz günü adli raporları alınması için Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü’ne getirilir. Adli Tıp uzmanı Nur Birgen, yedi sanık hakkında düzenlediği kati raporda, “vücutlarında halen darp cebir izi bulunmadığını” bildirir. Oysa sanıklar gözaltına alındıkları 13 Temmuz günü çeşitli uzmanlarca muayene edilip vücutlarında yaygın darp ve cebir izleri saptanmış, rapor edilmiştir. 19 Temmuz’da da sanıklar bu kez İstanbul DGM Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nden bir başka uzman tarafından muayene edilir. Sonuç, ilk aldıkları raporun aynıdır: Yaygın darp cebir izleri. Sanık avukatları Nur Birgen’i İstanbul Tabip Odası’na şikayet eder. İddia, “işkenceyi gizlemek amacıyla gerçeğe aykırı rapor düzenlemek” tir. Tabip Odası Onur Kurulu, soruşturma sonucu Dr. Nur Bilgen’in ‘şahısların muayenesi ve rapor yazımında kusurlu olduğu ve travmatik lezyonlara sebebiyet verenleri koruduğu’ sonucuna vararak altı ay meslekten men cezasına oybirliğiyle karar verir. Bilgen’in kurula ve çeşitli mahkemelere yaptığı itirazlar reddedilir. Men kararı kesinleşir. Adalet Bakanlığı kararın uygulanmasına direnir ve gerçeğe aykırı rapor hazırladığı kanıtlanmış olan Dr Nur Bilgen, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu Başkanlığı’na terfi ettirilerek ödüllendirilir. Hükümetler değişse de işkenceci sırtı sıvazlayan doktorun görevi bir türlü değiştirilemez.
Birgen’in şanlı yükselişi bununla da kalmaz. Birkaç yıl önce Adalet Bakanlığımız, hakim ve savcılara yönelik İstanbul Protokolü eğitimi verilmesi için hazırlanan projeyi gerekçesiz olarak iptal etmişti. Lâkin, olmazsa olmaz, Avrupa Birliği dayattı, iptal geçersiz kılındı. İstanbul Protokolü, işkence ve kötü muamelenin soruşturması ve dokümantasyonu amacıyla oluşturulmuş ilk uluslar arası tüzük veya kılavuzdur. Birleşmiş Milletler belgesi olarak kabul edilen ‘İstanbul Protokolü’nün ilk baskısı 2001’in Ocak ayında gerçekleştirildi. Adalet Bakanlığı, hâkim ve savcılara işkence konusunda eğitim verilmesini istemiyor. Neden, bilinmez. Ve bu noktada şanlı Türk direnişinin muhteşem örneklerinden birine tanık olmuştuk: Madem bu eğitim projesinden vazgeçilmeyecek, öyleyse koordinatör olarak uygun biri atanıverdi: Nur Birgen. İşkencecilerin, ölüme tapanların kahraman meleği. İşkencecilerle
işbirliği sabit görüldüğü için meslekten men edilmiş olan Dr. Nur Birgen, savcı ve hâkimlere verilecek olan işkence konusundaki eğitimin başına getiriliyor. Burada mizahi bir yaklaşım varsa, bu toplumun gülecek hali kalmamıştır. Birgen’in koordinatör olarak atanması üzerine Türk Tabipler Birliği, Adli Tıp Uzmanları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı, çalışmadan çekildi. Yaptıkları açıklamada Nur Birgen’in, Uluslar arası Af Örgütü, Human Rights Watch ve Birleşmiş Milletler raporlarında işkence karşısında kötü hekim tutumlarına örnek olarak gösterildiğini belirttiler. Dünyanın gözünde ibretlik olmuş bir hekim bir kez daha, burada, aramızdan birileri tarafından baştacı edildi.
Evet, Güler Zere için İstanbul Adli Tıp Kurumu, ‘infaza devam’ raporu verdi. Nur Birgen’in imzasıyla. Avukat Engin Cinmen diyor ki: “Böylesi bir insanın cezaevi koşullarında bulunmasını uygun görmüyorum.
Bunun uygun görülecek bir tarafı da yok. Kanuna bakıldığında cezaevinde kalır ise, cezaevi açısından yaşamını tehlikeye sokacak bir durum var ise, hüküm tatil edilir, iyileştikten sonra yeniden devam etmek üzere diye... Kanun böyle der. Böylesi bir durumdaki bir insanın halen cezaevinde kalmasını vicdanen kabul etmek mümkün değil. Adli Tıp gibi kurumların raporlarının daha dikkatli ve kendilerine olan güvenilirliği sarsmayacak şekilde kaleme almaları gerekir. ‘Sağlık’, ‘ceza’nın önünde olan bir kavram. Kanun bunu böyle koymuş. Sonunda iş Cumhurbaşkanı’na kalmış. Bence Cumhurbaşkanı’nın buna el koyması gerekir.”
...
yıldırım türker, radikal

öldüğünden emin olalım

cezaevinden bir kişi daha tabutla çıktı, İsmet Ablak da Güler Zere gibi kansere yakalanmıştı. bırakmadılar. ölene kadar erzurum cezaevinde kaldı, ancak tabutu çıkabildi dışarıya. ona da mutlaka bir adli tıp uzmanı cezaevinde tedavi edilebilir raporu vermiştir 5 dakikada. birazdan yıldırım türkerin yazısından da bölümler ekleyeceğim. adli tıp 3. ihtisas dairesi diye nur birgen'in başında olduğu ve görevi susurlukçuları, işkencecileri serbest bırakmak, kendileri gibi düşünmeyenleri de içerde ölüme mahkum etmek olan bir birim var ülkemizde. uygulamaları uluslararası konferanslarda rezilliğe örnek olarak gösterilen, işkenceci kolladığı için meslekten 6 ay men edilen birinin hızla yükselmesi de türkiye de vakai adiyedendir.
isim de ironik tabi ne adaletle ne de sağlıkla arasında hiçbir bağ kuramayan kurumun adının adli tıp olması, heralde bizimle kafa buluyorlar.

erk bağımlılığı

bugün bir arkadaşımla konuşurken yıllar önce perihan mağden'in radikalden ayrılıp aktüelde yazdığı zamanlardan kalma bir yazı düştü aklıma. saklamışım neyse ki =) buyrun burdan alalım sizi.


"Burgulu kuleler Dubai'den, çaylar Tibet, dayak zengin heriflerden
Perihan Mağden – Aktüel

Önce güzel kızkardeşim ERK Bağımlılığı'nı kıracaksın. Böyle zengin görünce gözün
dönmeyecek! Adamın arabasının güzelliğini iç güzelliği zannetmeyeceksin. Adamın
belkemiğine bakacaksın; oluşmuş mu? Yüreğine, vicdanına, gözlerinin ışıltısına. Platin
kredi kartından gözlerini ayıramıyorsan, ayıramamışsan yersin dayağı!
Bilindiksliği üzre; sakalını 7 yıl boyunca 1 köşede ağartmış Ak Sakallı Dedekan
Figürü/Ninehatunbacısan olaraktanyani zormuş dergide yazmak! Haftada BİR KEZ yazıyor
olmanın çıldırtıcı hafifliği BİR yana, gündem uçuşup gidiyor gözlerimiz önünde: "Dr. Jivago"daki
kar taneleri gibi.
Ne kadar romanstik BİRİ olduğumu bilen bilir: Şu "Jivago" benzetmesindeki romantiklik
katsayısı, Dubai Towers'da yok icabında.
(Ki bu "Dr. Jivago" hastaları da, ayrı bir sakaletbaşyazısı konusudur.) Bu arada şehrin En
Büyük GecekondusuGüçkondusu mu demeliyim?En Büyük Kaçak İnşaatı olacak Dubaileme
Kuleleri. BU şehrin halkı yeni bir ataletin pençelerinde, O kuleleri İETT'nin, yani bizzat
kendilerinin arazisine diktirtirse, kabullenirse böyle bir emri vakiyi, oldu bittiyi, peşkeşiben
helalleşirim artık bu Sömürge Şehriyle. Bir şehre bu kadar mı sahip çıkılmaz? Yüzde yüz
kanunsuz Gökkafes karşısındaki mesafesine şapka çıkardığımız 1 Başbakan taşınması imkansız
bir yükü, nasıl bindirir O Levent Trafiği'ne, altyapısızlığa, üstsapısızlığaNasıl? Nasıl?
Ve kuşkusuz Dubai Kulelemeleri'ne karşı çıkmanın adı Baskın Basanındırcılar'ın yutturmaya
çalıştıklarının aksine "sermaye ırkçılığı" "Arap petrodolar düşmanlığı" filan değil, Şehirlilik
Bilincidir. Oturduğun, doğduğun, ölmek istediğin yere SAHİP ÇIKMAKTIR: Alâkasız güç
odaklarının şehri peşkeş projelerine kafa tutmaktır. Şudur da budur.
"Kafa tutmak" dediniz de aklıma geldi: Medyalamamız Mağdurella'lardan geçilmez oldu. Bir
akşam baktım Defne Samyeli'nin karşısında silikon mudur/hotoks mudur/jel midir/kolajen
midir/nitrik asit midir acayip şişirttirilmiş bir çift dudağı ileri uzata uzata fena halde itirafkar,
şakır şukur gözyaşları içinde 1 Deniz Akkaya! Ve derken: Deniz Gökçe'nin kafa attığı, 3 oğlan
annesi, reklamcı hanım.
Şimdi bu figürlere Mağdure yerine (ki Gamze Özçelik öyleydi mesela: Mağdure'ydi) ben
Mağdurella demeyi daha uygun bulmaktayım. Bir nevi resimli roman kahramanları.
Postmortem.
"Kızın burnu/elmacık kemikleri/dudakları TAKMAysa acısı da mı takma? BU ne kadın
düşşşmanlığı?
Güzelse, cevvalse, cabbarsa; dayak yesin Zengin Evlatlarından da, otursun mu yani?"
diyenleriniz olacaktır.
Yerden yedinci göklere kadar da haklısınız. Şiddet şiddettir ve kadına uygulanan şiddetin hiçbir
modeline geçit yok! Ama hakikaten hiçbir ekonomik imkanı olmayan, hayvanlar gibi alınıp
satılan, analarından emdikleri süt yıllarca, on yıllarca burnundan getirilen kadınlarımızın
yanındaBU kapılarında domuzları eksik, en mühimi kapıyı her an çekip gitme hakkına sahip,
dahası birlikte olacakları erkekleri de seçme hakkına burdan Fizan'a kadar sahip
kadıncıklarımızın kanlı gözyaşları içinde dökülmeleri medyalamamıza.
Diyelim elimde değil, ŞU geliyor aklıma: Bir gün çokçokçok ünlü bir ahbabımın kız arkadaşı
"Biliyor musun DAYAK yiyorum," diye foşurdadığında bana, Şikayetella'ya bakıp da: "Yahu boy
sende pos sende; niye geçirmiyorsun ki sen de ona elinin tersiyle?" demeden edememiştim
zira. Serde Clint Eastwood filmleriyle büyümüş bir ser var.
Şimdi bakıyoruz Deniz Akkaya'ya: bir seksen boylarında fit mi fit mi fit bir hanım kızımız.
Niye kendine pata küte girişen zengin çocukları nı bir temiz haklamıyor ki? Öyle kaplumbağa
gibi kapanıp kulak zarını patlattırmak filan yerine? Yani siz Deniz Akkaya'nın O Zengin
Çocukları'nı dövebileceğine, en azından fiziksel şiddetin "fi"si başladığında kapıyı vurup bir
daha yüzünü göstermemek üzre çekip gitmesi gerektiğineAma: aşkmış, küçükmüş, romantizm
sanmışmış, çocuğu olsun istiyormuşYa niye hep otelcilerden, motelcilerden, sinema ve bowling
salonu sahiplerinden, avize ve pastırma saraycılardan yapılmak isteniyor ki bu çocuklar? Niye
hep aynı mahut kadronun içinde dolanır bu kızlar? O cücük adamların ortasında? Ya peki Deniz
Gökçe'yle "Saçların sarı, 3 oğlun var, magazinciler bizi rahat komazlar" dediği için, yüreğinin
direği eski kocası için sızlanırken evlenen/babasının küçük yaşlarda Olimpiyatlar'a da
götürdüğü/dedesi efsaneci bankacı hanıma ne demeli? Allahaşkına elinizi vicdanınıza koyun da
konuşun: Deniz Gökçe'yle evlenilir mi? Bir de bu hanımlara "Nesiniz?
Ne iş yaparsınız?" dediğiniz anda Bülent Ersoy'un dedesinin Garanti Bankası kurucuları
arasında olması, pek mühim milliyetçi bir köşe yazaremizin milletvekilikızı/milletvekilikızı/ve
yineyenidenenbaştan milletvekilikızı olması misaliYahu bana NE babanın genelmüdürlüğünden?
Çocukken yediğin fondanlardan, kayaklarının markasından bana ne hanıım? Hakikat şu ki: hep
kendini dedelerin/babaların/kocaların kariyerlerinin, yakışıklılıklarının, mevkilerinin üstünden
tanımlamacaKanmaca, kandırmaca, dil üstünde kaydırmacaHep ERK bağımlılığı. Güç
müptelalığı. Müptezellik; netice itibariyle. Müptelalık; bakınız düşme halleri.
GÜÇ olsun. ERK olsun. ERKEK olsun, GÜÇLÜ (yani bunların lugatında PARALI ERKEK)
olsun. Gerekiyorsa ruhen cüce olsun. Ruhen çopur olsun. Ruhen köse olsun.
İntikamını senden alsın. Acısını senden çıkarsın. Vur vur inlesin, sonra da medyacılar
dinlesin.
Önce güzel kızkardeşim ERK Bağımlılığı'nı kıracaksın. Böyle zengin görünce gözün
dönmeyecek!
Adamın arabasının güzelliğini iç güzelliği zannetmeyeceksin. Evindeki banyo sayısının
yirmiyle çarpımı değil diyelim IQ'su. Ya da belkemiği. Adamın belkemiğine
bakacaksın; oluşmuş mu? Yüreğine, vicdanına, gözlerinin ışıltısına. Platin kredi
kartından gözlerini ayıramıyorsan, ayıramamışsan yersin dayağı; üstelik oturursun
aşağı! Kendini sıkı bir toparlayıp şöyle sıkı bir geçiremezsin dahi şımarığın ağzının
orta yerine. Mağdurella Mağdurella yaşamak zorunda kalırsın. Kalma. Susma! Ama
röportajcıların önünde değil.
ORADA. OLAY ANINDA. Çak cüceye cevabını en ağırından.
Hakikati okkalı tut. Kapıya da yakın ol. Tabanları yağladığında lafının vahametinden
kendine gelemesin birkaç hafta. Anasıyla olan derdini sana fışkırttığı için ne denli
küçüldüğünü düşünmek zorunda kalsın.
Onu yeterli zaman emzirmedi diye anası, sevmedi ya da zıvanadan sevdi/beş buçuk
yıl da emzirdi diye, sana sıçramasın. "Psikiyatri" diye bir bilim var. Kendini Allahın ruh
hastasına yem etme!"

Pazar, Temmuz 19

her şey olur

3. köprü kısmına bayıldım =) penguenden

emrah

beklenen oldu, nihayet

radikalin haberinin başlığını görünce nedense hiç şaşırmıyor insan "orman kaybetti, acarkent kazandı". zaten guguktan beklentimiz de buydu, tersi olsa hayret verici olurdu. bu işin üzerine giden bir orman bakanı vardı, o da kayboldu ortalıktan. gücü yetmedi demek ki. haberde bu rezilliğin adım adım geçmişi var merak ederseniz.

doğal afete karşı herkes haddini bilecek

şavşat'ta 13 bendin 7'si yıkıldı, dsi yağmur bizim hesaplamalarımızdan çok yağdı diyor. başbakan da herkes doğal afete karşı haddini bilecek diyor. o zaman yapıcak bir şey yok oturup dua edilecek dere kenarında "yarabbi yağmuru dsi'nin beklentilerinden fazla verme, mazallah 13 bendin 7 si kum gibi dağılır sonra."
dsi'nin işi doğal afette had bilip, yapıcak bişi yok takdir-i ilahi deyip yan gelip yatmak veya bahaneler üretmek değil. 13 bendin 7 tanesinin yıkılmasına çözüm bulmak.

- mahmut bak depreme karşı binaları daha güçlü yapacak bir sistem geliştirdim.
- tövbe de kamil. herkes doğal afete karşı haddini bilicek, koy onu yerine.

kansere çare cezaevinde

meğer türkiyede cezaevi koşulları ne kadar da ilerlemiş, artık kanser bile tedavi edilebiliyor cezaevlerinde. güler zere ile ilgili radikaldeki haberde deniyor ki adli tıp güler'in cezaevinde tedavi edilebileceğine karar vermiş. adli tıp derken 14 saatlik yolculuk gelen hastayı beş dakikada ölüm fermanını imzalayıp gönderen dr. efendi kastedilen. böylece güler içerde de ölebilir dendi, guguk devleti bir kez daha ölüsevici yüzünü göstermiş oldu.

güler zere

BİRİ Hipokrat yemini, diğeri adalet terazisi.
İkisini birleştiren bir meslek, herhalde vicdanlardan en vicdanlısı olmalı.
Olmalı mı olmamalı mı!
Hocam, Susurluk, Ergenekon, artık önüne kim geldiyse, tahliyesine sebep "hasta raporları" dağıtmış...
Ama iş, kaç yıla mahkûm olursa olsun, çoğu tutukluluk olmak üzere 14 yıllık cezaevi sürecinde kanser bedenine yerleşmiş "karşı taraftan" bir kadına gelince...
Nur yüzlü Hocam, 14 saatlik yolculukla getirilmiş hastaya beş dakikalık muayene ile ölüm bileti kesebilmiş.
Dün Sabah'ta Erdinç Ergenç'in de haberiydi bu.
Kızı Güler'in tedavisi için oturma eylemine başlayan babası Haydar Zere de diyor ki... "Ben bir babayım ve kızım gün gün ölüme gidiyor. Adalet Bakanı'na, Cumhuriyet Savcısı'na sesleniyorum. Vicdanınızı dinleyin. Af, merhamet dilemiyorum sadece kanunları uygulayın istiyorum. O kanunları kendiniz yaptınız. Uygulamayacaksanız niye yaptınız!"
Niye hakikaten!
umur talu

Perşembe, Temmuz 16

odunlar biletixde

geçen haftaki zaman kapağından sonra bu hafta da vakit kapağı hak etti penguende

harç, haraç

"Oğlum Uludağ Üniversitesi'nde, kızım Ege Üniversitesi'nde. Oğlumun harcı 2 bin 400 lira olarak belirlenmiş. Çünkü ikinci öğretim. Ben bir memur emeklisiyim. İki çocuğumu da okutmaya çabalıyorum. İkinci öğretime neden yüzde 100 zam yapılıyor?"
Babanın sormadığı da şu:
"Ben gelirimde böyle bir artış hiç gördüm mü ki?"

Üniversitenin "beş parasız" olması tabii ki mümkün görülmeyebilir ama "parasız" üniversitenin de "üç kuruş"u bir araya zor getiren ailelere ve çocuklarına "paragöz" davranması hakkaniyet midir?
Kimileri bunu "hakkaniyet" sayıyor.
"Anglo-sakson" bir ortamın genç ve yaşlı müritleri bir de "liberal sentezler"e erişmişlerse...
"Alınan hizmet bedeli" felan oluyorlar.
Çünkü misal, Fransızlar, İtalyanlar hep salak!
Türkiye'deki kişi başına gelirin en az beş katına sahip ortalama vatandaşların yaşadığı memleketlerde, "devlet", esasında "kamu" üniversitelerinin, buradakinden de az harçlarla, hatta "bedava" öğrenci kabul ettiği sistem enayilik çünkü!
...
umur talu

Salı, Temmuz 14

mağrur olma padişahım

"...
Tabii, biliyorsunuz imam fena bir şey yaparsa cemaat daha beterini yapar. Başbakan’ın ‘sana-ne-bana-ne’ derinliğinde yürüttüğü, ‘bizleştirme-bizleşme’ politikasının Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan da müptelası.
Babacan, özel istihdam bürolarına karşı çıkmaları sebebiyle sendikalara hitaben konuşuyor. Haber şöyle:
“Bakan Babacan, ekonominin 13.8 daraldığı bir ortamda kamu işçilerine enflasyonun üzerinde zam verdiklerini belirtirken, ‘Üstelik bunlar işini kaybetme riski olmayan bir kesim’ dedi.”
Dönüp yeniden dinleyelim:
‘...zam verdik...’
‘...bunlar...’
İnsanın içinden, “O kadar mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” demek geliyor. Bir kere Sayın Babacan, o zammı siz vermediniz. O zammı sizden söke söke aldılar. İkincisi, insanlar hakkında konuşurken ‘bunlar’ denmez. Ayıp. Üçüncüsü, işçilerle ilgili bir meseleyi kiminle tartışmayı düşünüyordunuz? İşverenlerle mi?
..."
ece temelkuran, milliyet

bir başka diyar

bugün en çok bu haberi sevdim, buyrun burda =)
"Fransız otomobil firmalarına parçaları üretirken geçen Nisan ayında iflas eden New Fabris Fabrikası çalışanları, işten çıkarma tazminatlarının ödenmemesi halinde tesisi uçuracaklarını öne sürdü. İşçiler fabrikaya LPG tüpleri yerleştirerek bunları hortumla birbirine bağladı. İşten çıkarılan 336 işçiler 30’ar bin Euro alacakları bulunduğunu bildirirken işçi sendikası yöneticisi Guy Eyermann, fabrikanın değişik yerlerinde LPG tüpleri yerleştirdiklerini, çaresizlik içindeki işçilerin paralarını alamaması halinde fabrikayı havaya uçuracaklarını söylediğini anlattı. Polis ekipleri fabrikadaki tehdide karşılık işçilere müdahale etmedi."

haberin altında bir yorumda etik, metik diye itiraz eden bir arkadaş da olmuş. hangi etik, kimin ahlakı. işveren kâr etmek için etik mi kullanıyor. buyrun bizim kan emicilerimiz de fazla uzakta değil tuzla misal.

gizli köprü

akp neyi çözeceği belli olmayan 3.köprü konusunda ısrarlı, ihalesini yapacaklarmış eylülde. ama konuyla ilgili pek bir açıklama yok, nerde olacağı belli değil. ulaştırma bakanı "kuzeyde, daha kuzeyde" demiş radikalin haberinde. utanmasa biz yapıcaz köprüyü sizin işiniz değil o kafanızı yormayın diyecek.
bu kadar önemli bir işi oldu bittiye getirmeye çalışmaları da anlaşılır tabii. şimdi ordaki rantlar paylaşılıyordur. rantlar paylaşılıp, içerden bilgiye sahip olanlar bunu nakite çevirdiği zaman belki biz de öğreniriz köprünün yerini.

Pazartesi, Temmuz 13

güler zere

"...
Ergenekon paşalarının tez zamanda kendilerine özel hastanelere sevk edilerek pek çürük çıktıklarını biliyoruz. Tahliye edildiler. Ne güzel. Ağır hasta insanların cezaevi koşullarında iyileşebilmeleri imkânsız çünkü.
Ama bir de geride kalanlar var. Kendilerine özel hastaneleri olmayan. Arkalarını bir kuruma dayamamış olanlar.
Bir kez cezaevine girdiler mi onlardan toptan vazgeçmemiz gerekiyor, öyle mi? “Öyle yağma yok!” diye bağırmadığımız takdirde hücrelerde-koğuşlarda birer birer tükenecekler.
Ölümcül hastalıkların pençesinde berbat koşullar altında acıdan kıvranarak yaşamaya zorlananlardan biri de Güler Zere.
Bir iki gün önce Mavioğlu gazetemizde yazmıştı: “Ağıziçi ve boynundaki kanserli tümörler nedeniyle damağı alınan ve tedavisinin cezaevi koşullarında mümkün olmadığı Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’nın raporuyla belirlenen Güler Zere’nin cezasının ertelenmesi başvurusunun hasıraltı edildiği iddia edildi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi adına Elbistan Başsavcılığı’na dilekçeyle başvuran avukat Taylan Tanay, Elbistan Cumhuriyet Savcısı Orhan Irmak’ı Zere’nin cezasının ertelenmesi yönündeki başvurusunu işleme koymayarak ‘Kasten adam öldürmeye teşebbüs etmek’le suçladı.”
..."
yıldırım türker, radikal

şu görmüş olduğunuz cilet ...

yazıların altında sağa sola link vermek, arkadaşınıza göndermek neyim isterseniz diye bi zımbırtı ekledim. sonra sağ tarafta "boyalı basın bunu da yazsın" zımbırtısı ekledim, aklınıza bişi gelirse zıkkımın kökü bunu da yazsın diye buyrun atın kuyuya taşı. yok ben taşı atana kadar bizzat yazarım diyen olursa ona da kapımız açık. (çağrı)
bir de yine sağda blogdan rastgele bir yazı getiren link eklendi, lazımdı o =)
fizy listemi de ekledim. hadi bakalım dağılın.

çakma çevreci u2

ada basınında çok hoşuma giden bir u2 postu vardı, bir parçasını buraya aldım tamamına ve haberin kaynaklarına linkse şurda
"...
Fakat söyledikleri ile yaptıkları uymuyor bu adamın. Grubun bu yaz başladığı 44 konserlik tur için harcadığı jet yakıtı grubu marsa götürüp geri getirmeye yetecek kıvamda. Grubun 90 milyon pound degerindeki eşyaları toplamda 390 ton gibi bir şey ediyor. bunları kurup sökmek de 200+ calisana düşüyor. İnanılmaz bir durum ve mebla. Bunların haricinde sadece grubun elamani olan Bono, the Edge, Adam Clayton ve Larry Mullen'i oradan oraya uçurmak için atmosfere 65 bin ton karbon dioksit gazi salinimini hesaplanmış. bunu da hesaplayan sanat düşmanı bilim adamlari var işte.. her neyse sonuçta sanat düşmanı veya değil hesaplanmış ya.

carbonfootprint.com'un soyledigine gore bu carbon dioksit salinimi 6500 ingiliz vatandaşının bir yılda ürettiğinden veya bir akkor lambanın 159 bin yilda dünyaya yüklediginden daha büyük bir yük. oysa madonna 2006 yilinda düzenlediği dünya turnesinde ise sadece 1600 kusur ton carbon dioksidi dünyaya salmıştı. bu demek oluyor ki dünyayı korumak için daha az konuşan, daha çok konuşandan daha duyarlı.
..."

Pazar, Temmuz 12

yöksek müeendis

cumartesi günü yüksek lisans diploma töreni vardı, şubatta benim yüksek lisansla olan irtibatım bitmişti gerçi ama diplomamı almamıştım henüz. arkadaşlarla birlikte törene katıldık.
tören alanında bizi (mezunları) güneşin karşısına dikmişler. barkovizyonu kapatmasın diye tente falan da kurmamışlar üstümüze, akıllarına gelen çözüm bu olmuş. bir önceki sene konukların da üstü açıkmış.
sonra bu arkadaşlar çıkıp konuşmalarında yeni mezun olan çocuklara öğütler veriyorlar, kelin ilacı (varsa) önce kendi başına tatbik etmesi lazım bence, bu en doğrusu =)
biz güneşin altında otururken bir sürü sıkıcı konuşma oldu tabii, konuşmanın sıkıcılığı içeriğinden kaynaklanmıyor olabilir zira biz içeriğini pek duyamadık, değişik bir ses düzeni vardı anlayacağınız.
mesela duyduklarımdan biri şu oldu, arkadaşın birisi bir önceki akşam google'dan bulduğu latince bir söz ve yolda gelirken tahminim secret'tan arakladığı saçma sapan bir hikayeden bahsetti. aslında ses düzeninin problemli olması iyiymiş bir bakıma, bu kadar saçmalığa tahammül etmek daha da zorlaşırdı aksi takdirde. onun yerine biz kendi aramızda sohbete döndük.
diğerindeyse güneş gözlüklü, siyah pelerinli bir amca konuşmasının duymadığımız bir yerinde bizden kalkıp alkışlamamızı istedi. sesi pek duyulmuyor da adam bize doğru dönüp tekrar edince böle bi kalktık alkışladık ama neyi alkışladığımızı bilmiyoruz, içimdeki koyunu öldürememişim demek ki tam =) sonradan öğrendim ki bizden ailelerimizi alkışlamamızı istemiş.

diplomalarımızı aldıktan, fotograflarımızı çektirdikten hemen sonra benim bir sahneden inme fikrim oldu ama pek katılımcı bulamadım, güneşe sırtımızı dönme planımda aynı sonla karşılaştı =) halbuki diplomayı alıp sahneden insek, törenin akışı o şekilde sanılabilirdi. atıcak bir kepimiz falan da olmadığı için çok problem olmazdı.

aa bir de nerdeyse unutuyordum, herkes 5-6 kişilik gruplar halinde diploma alırken bazı ayrıcalıklı öğrencilerin misal mütevelli heyeti başkanı akrabası, bilmemkinin bilmemnesi tek başlarına amcalarından, babalarından diploma almaları da garipti. hamili kart yakinimdir üniversitesi.

efenim tabii tüm bunlar bittiğinde insan arkadaşlarıyla birlikte olmanın, bu saçmalıklara onlarla birlikte gülmenin verdiği mutlulukla kalıyor.

spartaküs

"...
hiç unutabilir misin spartaküs

yüzünü afrikalı zencinin
gözlerini unutabilir misin
ancak bu denli sevebilir insan
kılıç, kan ve romalılar arasında bile
gönlü böylesine sevgiyle taşan
bu adam
seni öldürmemek için kendi öldü
sen o zaman vurulmuştun işte
ölüm güzeldir böyle yaşamaktan
..."
kemal burkay'ın spartaküsünden bir parça

srebrenitsa

dün, 11 temmuzda srebrenitsada yaşanana katliamın üzerinden tam 14 yıl geçmiş oldu. hollanda komutasındaki bm askerlerinin silahsızlandırdıkları srebrenitsayı sırpların ele geçirmesine göz yumdukları ve katliama ortak oldukları gün 1995'in 11 temmuzuydu. bir hafta sürdü katliam ve yandaki resim, film karesi falan değil bm'nin güvenli bölge ilan srebrenitsanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkarılan toplu mezarlardan biridir.
bu sene ilk kez avrupa birliği ülkelerinde de anılıcakmış bu katliam, ellerindeki kanı saklamalarına yardımcı olur belki anmak.

tosuncuklar müziğe de karşı

vakit gazetesinin gazladığı tosuncuklar topkapı sarayındaki idil biret konserini basmak istemişler. konseri içkili falan diye mi basmak istediler acaba baktım sitelerine de detayları bulmak için üye olmak gerekiyor. bu yaştan sonra vakite üye olucak değilim =) ünlü yazarları h.ü. de geri dönmedi galiba köşesine, o dönse belki. ne de olsa anlatıcak önemli şeyleri vardır.
polis de tabii çok hoşgörüyle yaklaşmış eylemcilere, ee ne de olsa ülkücü,dinci eylemi bu öle anarşist üniversite öğrencisi değil ki bunlar. polisle fikri yakınlıkları olduğu için araları iyidir.

utanç duvarı

aresi yok.
Utanacaklar.
Utanacaklar.
Ötesi yok.
Demokrasiden bahsederken utanacaklar.
Cumhuriyet diye bağırırken de.
Hukuk derken çok utanacaklar.
Hak derken, adalet söylerken de, kul hakkı zikrederken de.
İnsanlık derken çok utanacaklar.
İnançtan konuşurken de.

Çaresi yok.
Önce utanacaklar.
Önce utanacaklar.
Dahası yok.
Başbakan'ın oğlu para karşılığı bedelli asker olurken de utanacaklar.
Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın kızı bile, binlerce kız üniversiteye alınmazken de utanacaklar.
On binlerce genç üniversite harcı dahi ödeyemezken utanacaklar.
Yüz binlerce genç çöpe atılırken de utanacaklar.
Teğetlerde insanı safra sayıp kapı önüne koydukları için de utanacaklar.
Bir askerin cenazesinde saf tuttuklarında da, sivil ve asker tam takım utanacaklar.
Askeri duvarlarda can veren bir gencin hatırası önünde de utanacaklar.
İnsandan saymadıkları her insan önünde artık utanacaklar.
Kıyımdan saymadıkları her katliam, acıdan saymadıkları her ağıt için utanacaklar.

Çaresi yok.
Utanmayı bilecekler.
Utanmayı bilecekler.
Ama'sı yok.
Eğer utanmıyorlarsa...
Utandıracaksınız.
Yazacaksınız, konuşacaksınız, soracaksınız, sorgulayacaksınız, itiraz edeceksiniz, yüzlerine vuracaksanız, sinmeyeceksiniz, inmeyeceksiniz, iki büklüm süklüm püklüm olmayacaksınız, boyun eğmeyeceksiniz, çekinmeyeceksiniz, çekilmeyeceksiniz, sanmayacaksınız, kanmayacaksınız, kullanılmayacaksınız, ruhunuzu köle vicdanınızı rehin kılmayacaksınız...
Israrla, inatla, sebatla...
Utandıracaksınız.

Çaresi yok.
Gün gelip utanacaklar.
Gün gelip utanacaklar.
Burdan çıkış yok!
İnsanın en ücra köşesinden dahi bir gün mutlaka sökün eder...
Ama bugün ama bir döşekte...
Ama yarın ama tarihte...
Ama ayan beyan ama için için kemirilerek...
Utançtan kaçış yok! "
umur talu, sabah

Cuma, Temmuz 10

uygurlar

"...
Bir de şu vardı zaten:
Siz Uygurlar dediniz mi, Çeçenler dediniz mi, hemen "ayrılıkçı terörünüz" hatırlatılıyor, lafınız boğazınıza tıkılıyordu.
Düğüm düğüm, boğum boğum oluyordu.
Öyle ya!

Peki böyle bir dünyada ne hissedebiliriz?
"Hamili eziyet" yakinimiz ise, ona göre mi davranacağız?
Soldan Çin'i sosyalist, Uygurları şovenist mi göreceğiz...
Sağdan hangi katliamları makbul sayacağız?
Yoksa nereden bakarsan bak, ırkından, etnisitesinden, dininden, dilinden, inancından veya inançsızlığından ötürü, kendi kültürüne, zihnine, özlemine sahip çıkabilme arzusundan dolayı kıyıma uğradığında "insan", "Kim olduğu ne fark eder ki!" mi diyeceğiz?
..."
umur talu, sabah

Perşembe, Temmuz 9

sıdıka

geçen gün youtube'da bakınırken aklıma sıdıka geldi. arattım youtube'da çok az sıdıka videousu çıktı. olanları izledim, gayet komikti her zamanki gibi. ama yetmedi tabii. sordum google'a dvd'si neyim var mıdır diye sıdıkanın. bir sonuç çıkmadı.
o zaman sizi "ben zekeriya saka, bir ithalat yapıcaktım" videosuna bağlayım buyrun şurdan.

Çarşamba, Temmuz 8

zaman bu kapağı hakkıyla kazandı !
























eveet, zamanın ünlü haberi bugün penguene kapak oldu =) çok da güzel olmuş. (bu arada başlık radikalin =) oral çalışların dün bahsettiğim yazısına link de var merak eden olursa)

Salı, Temmuz 7

zaman, "yaftalamadan düşün" ya da iyisi mi sen boşver kafanı yorma

oral çalışların madımak ile ilgili yazısında haberdar oldum zaman gazetesinin sivas katliamı haberinden :
"... İşte o haberden bazı bölümler:
'2 Temmuz 1993’te gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nde
yangın çıkmış, aralarında otel görevlilerinin de bulunduğu 37 kişi ölmüştü.' ..."
herhalde elektrik kontağından çıktı yangın, görünmez kaza işte napıcaksın.
zaman gazetesi bu arada çok ilginç bir gazete sürekli okusan şöyle düşünceler geliştirebilirsin :
1- türkiyede kötü bişi olmuşsa onu ergenekon yapmıştır. öcüüü
1.5 - iyi bişi olmuşsa da bunu akp yapmıştır, ne güzel parti bu akp.
2- ekonomi sürekli iyiye gidiyor, aslında kriz teğet geçmedi. kriz yok ki. 3-5 adam, kadın sırf gıcıklık olsun diye gidip işkura başvuruyor, neymiş efendim "bana iş bul". neden ?
sırf işsizlik oranı artsın diye, ergenokonun işsiz ayağı bunlar da.
3- akp'yi eleştirenler darbecidir, yoksa bu kadar güzel icraatı nasıl görmezler.
4- halâ mı iman etmedin akp'ye, o zaman yapıcak birşey yok. ananı da al git bir zahmet.

utan

artık yan tarafta gördüğünüz "1 yıl oldu ne oldu" çıkartması bile eskidi. 2 buçuk yıl geçti üzerinden Hrant Dink'in istihbarat işbirliği ile planlı bir şekilde katledilişinin. 2 tetikçi yargılanıyor başka da kimse yok. bir de Nedim Şener var. Nedim Şener gazeteci, tüm bu süreç boyunca devletin kurumlarıyla ortak olduğu, yardım ve yataklığını yaptığı katliamı belgelerle ortaya koyup bunun kitabını yazdığı için tetikçilerden bile daha uzun süre hapsi isteniyor.
tetikçiler de bugün haber olan duruşmada bir tanık katliamı anlatırken gülüşüyorlar, bunu yapabiliyorlar. çünkü biliyorlar ki yalnız değiller, jandarma kollarına girip fotoğraf çektirir. ötekisi hapiste destek olur falan. belki çıkınca milletvekili adayı da olurlar. adlarına şarkılar, türküler söyleyen omurgasızlar da var nasıl olsa.
bu ülkede eylem planları değil, asıl hukuk "bir kağıt parçasıdır".
yaşasın guguk devleti.

Pazartesi, Temmuz 6

beirut

m. 'nin önerisiyle beirut dinlemeye başladım sardı da çok hoş balkan ezgileri kullanıyor. inanmazsanız fizy' ye kadar gidip bakalım. orda bi beirut listesi yaptım. keyfinize bakın.

Pazar, Temmuz 5

yok böyle ülke















bu hafta da arakla geçti =) penguenden en sevdiğim köşeyi sizler için arakladım. işte burda
(burda derken resme tıklayın siz yine de)

nihat genç

lemandaki bu hafta yayınlanan yazısı =) araktır. tıklarsanız okunabilir hale gelir o. bağımsız yazabilmek üzerine.

V

girişte sizi V karşılasın istedim =) deviantart'tan arakladığım bu V resmini seversiniz umarım. kendi masaüstümü de ona emanet ettim, soyut resimler yerine.

Perşembe, Temmuz 2

insan avı sezonu açıldı

geçen gün milliyette çok ilginç bir haber gördüm. haberin kendisini de şuraya ekledim, milliyette sayfanın linki değişiyor arada diye.
rusya'da bir firma heyecan arayan müşterileri için somali kıyılarına insan avı turları düzenliyormuş. gidiyorlar ve somalili korsanların saldırmasını bekliyorlar, saldırı gerçekleşirse de somalili korsanlarla çatışıyorlar. haberde fiyatları da var bu insan avı turizminin.
söyleyecek bir şey bulmakta zorlanıyor insan, en sonunda bu da oldu. ondan sonra buna medeniyet diyorlar. karşılaştırmalı çalışma için tıkla

93'te yandık biz de sivasta

muhlis akarsu, nesimi çimen, asım bezirci, edibe sulari, metin altıok,...
katledilen nicelerinden sadece birkaçıydı sivasta. 16 yıl geçmiş üzerinden insanların diri diri yakıldığı, devletin sadece izlemekle yetindiği katliamın. şimdi olmaz artık, diyebilir misiniz. oraya geldik mi acaba.
madımak otelinin müze yapılması isteğine istinaden rahmetli muhsin efendi şöyle dedi "bu yerlerin hepsini müze yapmaya kalkarsak, memlekette her yer müze olur."
evet, ne yazık ki aynen öyle olur.

Çarşamba, Temmuz 1