Pazartesi, Eylül 28

nerdesin vicdanım

söylemeyi unuttum size. umur talu bir süredir habertürkde yazıyor. nerde yazdığı da benim için önemli değil aslında. duvara yazsa gider okurum.

"muhtelif muhalif" yazısında der ki :
"...
Manzara şöyle:
Siyasi gücü eleştirirsen işsiz kalabilirsin, ceza görebilirsin.
“Karşı güç” denen Genelkurmay’ı eleştirirsen de öyle.
“Yargı gücü”ünü eleştirirsen de öyle.
Çeşitli ideolojik, milliyetçi, etnik, dini, cemaatçi veya yeraltı güçlerini eleştirirsen de öyle.
“İlan reklam gücü”nü eleştirirsen de öyle.
“Medya gücü”nü, özellikle çalıştığın grubu filan eleştirirsen de öyle.
Bu yüzden birçok gazeteci, köşe yazarı, ki hepsi çok eleştireldir, bu pozisyonlar içinde bir veya ikisini tercih eder. En azından “Yüzde yüz” riskini bertaraf etmek için. Ve böyle cesur bile olunur, demokrat olunur, cumhuriyetçi olunur, liberal olunur, muhafazakâr olunur!
Buna rağmen işler yine de kötü gidebilir. Oysa bir de şöyle bir pozisyon mümkün: Gerçekten eleştirel iseniz, açık veya maskeli ayrımcılıklar yapmayabilirsiniz. Tüm güçler karşısında samimiyetle eleştirel olabilirsiniz. Tabii faturaları da ödemeye hazır biçimde.
..."
umur talu

Cuma, Eylül 25

kaddafi bm'ye renk getirdi

radikalin haberinden parçalar :

"40 yıllık iktidarında ilk kez BM Genel Kurulu'na seslenen Kaddafi, Güvenlik Konseyi'ni 'terör konseyi' diye niteleyip, 65 savaşı önleyemediğini, terör ve yaptırımdan başka şey getirmediğini anlattı.
...
Libya adına genel kurul başkanı Ali Treki tarafından ‘krallar kralı’ diye takdim edilen Kaddafi, BM’nin Almanya’yı yenen üç büyük ülke tarafından kurulduğunu, ama bugün adil şekilde tüm devletlere eşit hak tanımadığını belirtti. Libya lideri, “Veto, daimi üyelerin varlığı BM Şartı’na aykırıdır. Veto kullanan güçler küçük ülkelere ikinci sınıf, horlanmış ülkeler muamelesi yapıyor. Şimdi, kardeşler BM’ye saygı yok, Genel Kurul’a itibar yok” dedi.
Treki’nin 15 dakikayı aştığı uyarısına aldırmadan 1 saat 36 dakika kürsüyü işgal eden, ama 1960’da Küba lideri Fidel Castro’nun 4 saat 30 dakikalık rekorunu yakalayamayan Kaddafi, “Afrika’nın 1000 kralı adına konuşuyorum” deyip el yazısıyla aldığı notlardan şu mesajları verdi:

* Süper güçler BM’yi kendi çıkarlarına kullanıyor. Üçüncü dünya korkutulmuş ve terörize edilmiştir. Afrika’ya Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelik verilmeli.
* Kimse bizi Güvenlik Konseyi kararlarına boyun eğmeye zorlayamaz. Konsey kararlarını kabul etmiyoruz.
* BM’de kararlar demokratik alınmalı. Kararlara uymayanlar üyelikten atılmalı. Kararlar güçlü ülkelere de uygulanmalı. Kararlar ya herkesi bağlamalı ya da kimseyi bağlamamalı.
* Bir başka ülkeye karşı askeri güç kullanmak BM’nin ruhuna aykırıdır. Güç ancak bütün ülkelerin çıkarına aykırı bir durumda BM kararı ile kullanılabilir.
* New York’a gelmek çok yorucu. Burada herkes uykusuz, yorgun. ABD’nin güvenlik önlemleri ve vize işlemleri sıkı. BM Merkezi New York’tan taşınmalı.
... "

bu arada kaddafi çadırını kurucak yer de bulamamış new york'da =) konuşmasının bir yerinde de genel sekretere kitapçık fırlatmış.

Çarşamba, Eylül 23

hala ölmedin demek

İ.K. (16 yaşında. Cizre’de tutuklandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13 yıl ceza verildi. Ceza, yaşı dikkate alınarak 7.5 yıla indirildi. Dosyası, Yargıtay’da): “Ortaokulu bitirdim, burada açık öğretime kaydolmak istedim ama param yok... Dosyam Yargıtay’da ama umudum yok. Bana fıkra gibi geldi. Yasalar, maddeler... Ben bir şey anlamadım, niye içerdeyim? Annem çok üzülüyor. Görüşüme geldiginde sürekli ağladığı için doğru dürüst konuşamıyoruz. Kardeşlerim şimdi Manisa’da çalışıyor, domates topluyorlar. Dışarıda olsam onlarla çalışırdım... Buraya bir grup geldi üniversiteden, durumumuzu araştırmak için. Kötü kokudan dolayı içeri girmediler. Dedim, biz nasıl kalıyoruz? 15 yaşında arkadaşımız var burada. Hakkında 20 yıl ceza isteniyor. Çok küçük, ceza da verecekler galiba... Geçen yemekte zehirlendik. Hastaneye götürülmedik. Dediler ki, bol bol su için geçer, dediler. Sanki bol su var.”

Salı, Eylül 22

taş atmanın cezası da ölümmüş meğer

"...
Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK), tartışma yaratacak bir karara imza attı. Kurul, Siirt’te, askeri araca taş atan kalabalığa, tam otomatik silahla yedi kurşun sıkan ve bir kişinin ölümüne neden olan uzman çavuşa ceza verilemeyeceğine hükmetti. Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “havaya ateş etmeliydi” kararına karşılık olarak “bölgenin özellikleri” gerekçesini öne sürdü.
..."

yargıtayın algısına göre bölgenin özellikleri havaya ateş açmayı engelliyor demek ki. taş atmanın cezası da anında infaz oluyor o zaman. sadece taş atanlar da değil etraftaki herkes ölmeyi hak ediyor bu şekilde.
hukuk ya da halk arasında bilinen adıyla guguk, burda ne zamandır vicdanımızın içindeki fil gibi. her hareket ettiğinde sadece kırıyor, döküyor.

şimdi hepsi aydın oldu, yersen

geç oldu ama nihayet red ve yeni harmanı bulup alabildim bu ay. yeni harmanda bu ay bir 12 eylül güzellemeleri bölümü vardı. rüzgar nerden eserse o tarafa dönme özelliği ile bilinen köşecilerden 12 eylül 1980'de de köşeci olanların güzellemeleri şeklinde. güç-sevicilik böyle birşey işte.
ben bir kısmını seçtim sizin içün buyrun :

"Devlet Başkanı'nın konuşmaları, televizyonda en ilginç polisiye diziden daha çok ilgiyle izleniyor. Türk toplumu, hep demagoji süslü püslü konuşmalar dinlediğinden, haksız da değil. Oysa. Evren Paşanın sade. halkın anlayabildiği. zaman zaman şaşırmalarla ayrı bir özellik kazanan öz bir konuşma üslubu var. "
(Bekir Coşkun, 20 Ocak 1981)

"Hainlerin, küstah ve kabadayıların, demokrasiyi yozlaşaran tüm güçlerin hepsi geriye itildi. Atatürk Türkiye'sinin temeline bir çivi daha çakıldı. Demokrasiye inancını açıklayan yeni yönetim, işçi-işveren ilişkilerinden köylümüzün efendiliğine, hatta
bankalardaki paralarımıza kadar güvence getirdi. O halde bize düşen görevler de olmalıdır. Fırsat düşkünlerine, sapık ideologlara inanmaksızın, fısıltıyı, dırdırı, dedikoduyu unutarak bu ülkede haysiyetli ve güçlü bir yapı oluşturmalıyız. Mutlu günler bizim, huzur bizim olmalıdır. Güçlü bir Türkiye için kini, nefreti, ikililigi. bölücülüğü bırakıp bütün olmalıyız. Bugün günlerden pazartesi. Yeni bir hafta, yeni bir dünya başlıyor. Atatürk'ün demokrasiye inanan evlatları haykırıyor: Ne mutlu Türküm diyene... Haydi işbaşına!." (Hürriyet. 15 Eylül 1980)

"Karabük'ten bir haber Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koymasından sonra şehirde 'ülkücü' gençlerle 'solcu' gençler önce bir araya gelme çağrısı yapmışlar...Ve Aydın, Ankara'dan başka haberler: Bu illerde bulunan cezaevlerindeki 'ülkücü' ve 'solcu' tutuklularla mahkumlar birbirleriyle kucaklaşıp barışmışlar.- Bize kalırsa bu anlayış havasının dogması bir korkudan değil tam tersine, bir korkunun kalkmasındandır. Özellikle düne kadar aynı sokakta 'birdirbir oynarken birbirine düşman edilen, 'örgüt' ile 'ölüm' korkusundan birer canlı robot haline dönüştürülen gençler, ilk defa bu korkuyu atma zevkini tattılar."
(Oktay Ekşi, 16 Eylül 1980)

Her geçen gün bir yeni uygar görüntüyü, aşırı davranışlardan kaçınan makul ve kamu vicdanını tatmin eder nitelikte haklı uygulamaları sergilemektedir. (Güneri Civaoğlu, 4 Ekim 1980)

"Cumhurbaşkanı Evren. 10 Kasım'da Anıtkabir Defterine duygularını yazarken. 'Demokratik parlamenter sisteme geçiş sınavını başardık' müjdesini vermektedir Atamıza.. Bir insan yürekten bunun sevincini duymasa. böyle bir ifadeyi seslendirir mi? (Mehmet Barlas. 14 Kasım 1983)

12 Eylül bir darbe değildir, diyen Orgeneral Kenan evren'e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilâl. Zira 'darbe' de, beğenilmeyen yönetim devrildikten sonra, şahsen iktidara geçip hükümet etme hırsı galiptir ve 'kalıcı olma' vasfı ağır basmaktadır. Halbuki 12 Eylül'de geriye dönük bir genel tasvib mevcuttur.
(Nazlı Ilıcak. 18 Eylül 1980)

Cuma, Eylül 18

işte guguk budur

diyarbakırda polise taş attığı iddia edilen çocuklar akp'nin özellikle bu hale getirdiği terörle mücadele kanunu aracılığıyla yetişkinmiş gibi yargılansın, hapiste tutulsun, türlü çeşitli pisliğe maruz bırakılsın.
adam öldüren, doğrayan, envai çeşit psikopatlığı yapan da çocuk olsun, işte guguk budur.

bonus

yok kredi kartı olan değil. şimdi derebeyi olarak atanandan sonraki emniyet şeysinin, kestiği ceza başına polise bonus olarak ortaya çıkardığı cin fikir meyvelerini vermeye başlamış ey okur.
baştan sona saçma olan bu fikri edinmek için hangi zihinsel süreçler işletilmiş tabi bunu söylemek zor. önyargılı da olmamak lazım zihin falan deyip, bu nadide fikrin ortaya çıktığı organ farklı da olabilir tabii, bilemeyiz.

"
...
“Bir keresinde kuafördeydim, çıkartıp karakola götürdüler. Kabahatlar Kanunu’na göre çevreyi rahatsız etmekten 69 TL para cezası kestiler. Başka sefer et ve ekmek almış gidiyordum, yine ceza kestiler. Bir günde iki tane kestikleri de oldu. Bazı tutanaklara imza atmadım, bazılarına attım. Korkuttular beni. Şiddet kullanıyorlar, aileyi işin içine karıştırıyorlar. Artık dışarı çıkmaya korkuyoruz.” Bir travesti yaşadığı baskıyı, korkularını böyle anlatıyor. Bu baskıyı yaşayan sadece o değil üstelik. Travesti ve transeksüeller endişeli ve tedirgin. İki aydır özellikle Beyoğlu ve Şişli’de transeksüellere günlük yaşam alanlarında bile ceza kesiliyor; Fırından çıkarken, markete giderken, kuafördeyken... İstanbul Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transeksüel ve Travestiler Sivil Toplum Girişimi (LGBTT) suç duyurusu yapmaya hazırlanırken, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ile başlayan ‘yakaladığı suçlu ve kestiği ceza başına puan kazanma’ uygulamasının cezaları artırdığını öne sürüyor.
...
"

ne yana dönsem sömürü

"...
Dizinin bir sahnesi için, 23 Ağustos’ta Zeytinburnu’ndaki Fox Televizyonu stüdyolarına giden 32 yaşındaki Fatma Elif Develi akşam saatlerine kadar sıcak havada süren yoğun çekim stresine daha fazla dayanamadı. Saat 18.30’u gösterdiği sırada televizyonun kafeteryasında oturan Mustafa Develi’ye heyecanla gelen bir görevli, "Eşiniz bayıldı" dedi. Develi, eşinin yanına gittiğinde yerde hareketsiz yattığını gördü
..."
radikaldeki haberin bir parçası bu.

Fatma Elif o günden beri yoğun bakımda.

nihayet bloguma ulaşabildim

bir süredir blogger üzerinde kara bulutlar dolaşıyor =) 2 gündür bloggera girişte sürekli problem yaşayınca heralde yasakladılar bunu da diye düşündüm.
gerçi resmi bi açıklama yok ortada ama belki bu sefer gizlice yasaklamışlardır.
nasıl ulaştın şimdi derseniz zaten ben dns'lerimi opendns.com adresleri olarak ayarlamıştım, uzun zamandır öyle. ona rağmen erişimde problem oluyordu.
yeni bir dns adresini (68.105.28.79) birincil dns olarak ayarladığımda çözüldü erişim problemim sanki =)

Perşembe, Eylül 17

adalete güvenicem de, nereye koyduğumu bulamıyorum

yan tarafta sürekli bulundurduğum umur talu'nun "cinayet mülkün temelidir" yazısından bir bölüm var. işte orda da bahsi geçen 23 kişinin öldüğü davutpaşa katliamının davasında bugüne kadar kimse ifade vermeye dahi getirilemedi. bugün de gördük ki savcılığın hazırladığı evrak 3km'lik yolu aşıp mahkemeye ulaşamamış. ulaştığı zaman ise 10 günlük itiraz süresi dolduğu için savcının itirazı reddediliyor. kolay değil 3 km. şu da radikalin haberinden bir parça :
"...
İstanbul Valiliği’nin bu kararı 10 Şubat 2009’da savcıya ulaştı. Savcı Haydaroğlu’nun bu karara itirazı için10 gün süresi vardı. Savcı hemen ertesi gün, 11 Şubat’ta valiliğin kararına karşı Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz yazısı yazdı. Bundan sonra da evrakın bilinmezlere doğru yolculuğu başladı. Evrak aradan neredeyse bir ay geçtikten sonra 2 Mart 2009’da Bölge İdare Mahkemesi’ne gitti. Mahkeme de ‘yasal itiraz süresi olan 10 gün geçtiği için’, savcının itirazı reddetti.
Böylece Davutpaşalıların adalet istemi, adaletin hızına takılmış oldu. Oysa evrakın yola çıktığı İncirli’deki Bakırköy Adliyesi ile Yenibosna’daki Bölge İdare Mahkemesi arasında sadece 3 kilometrelik bir yol var. İki bina arasında, metro ya da otobüsle gidilmek istendiğinde iki durak bulunuyor. 1.5 liraya mal olan bu yolculuk en fazla beş dakika zaman alıyor. Taksi ya da otomobille gidildiğindeyse en fazla 10 dakika sürüyor. Taksiyle gidilirse taksimetre 7 ya da 10 lira yazıyor.
..."

Salı, Eylül 15

el zeydi serbest

el zeydi serbest kaldıktan sonra düzenlediği basın toplantısında derki : "Ben bugün özgürüm. Ancak ülkem halen esir"

*radikalin haberi de şurda

Pazartesi, Eylül 14

95 yıldır içiyorum, artık tat vermiyor

birgün'de 95 yıldır sigara içen amcanın hikayesi vardı bugün. amca şu anda 102 yaşında olduğuna göre eğer doğru hatırlıyorsa 7 yaşında başlamış sigaraya. langley amcam son zamanlarda sigarayı azaltmış hatta bırakıcakmış.
bunları okuyunca daha yakın birisi geldi aklıma. e'nin bi komşusu vardı 90'larında bir amca. o amca da kendini bildi bileli ciğerlerinden duman hiç eksik olmamış. amca bir gün kalbiyle ilgili bi rahatsızlık yaşadı, sonra bypass falan oldu yanlış hatırlamıyorsam. bir gün e.'ye "bırakıcam bu mereti" dediğini dinlemiştim e.'den.
bence bu kadar süre içtikten sonra amcanın artık sigarayı bırakması tehlikeli. mazallah vücut o yaşta adapte olabilicek mi bakalım, nerdeyse yüz yıldır hiç rastlamadığı, dumansız hava sahasına falan.

Cumartesi, Eylül 12

12 eylül

"...
Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!
‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.
..."
ece temelkuran - 12 eylül 2008

*geçen sene de bu yazının tamamını almıştım yine bloga.

imparatorun kabahati



"İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, perişanlık ortadayken sel felaketindeki bütün suçu kendinden önceki belediye başkanlarına atmaya çalıştı ve CHP’yi suçladı. Gökçek de, Topbaş’a destek verdi..."
birgün


kemal kılıçdaroğlu'nu tırlarla e5'e su boşaltırken gösteren fotoğraflar da çıkar yakında.

yağma

"...
‘Yağmacı’ diyerek suç işliyorlar
Avukat Cem Alptekin uyarıyor: Yurttaşların sele kapılıp giden enkazı toplaması kesinlikle ‘yağma’ değil. Medya insanları ‘yağmacı’ diye suçlamadan önce TCK’den ‘yağma’nın tanımını öğrenmeli. Yurttaşın sele kapılıp giden enkazı toplaması TCK’ye göre kesinlikle ‘yağma’ değildir. Bu suçun işlenmesi için bir başkasına karşı ‘tehdit’ veya ‘cebir’ fiillerinin kullanılması şarttır.
..."
birgün

Cuma, Eylül 11

7 can daha katledildi

"... Sel sularına camsız, kapısı sadece dışarıdan açılan nakliye aracında yakalanan Halkalı’daki Pameks Tekstil işçisi yedi kadının mahallesinde dün yas ve öfke vardı. İnönü Mahallesi’nin sokakları kalabalık, mahalle sakinleri taziye için birbirine yakın evler arasında gidip geliyor. Daha önce Pameks Tekstil’de çalışmış olan kimi mahalleli, çalışma koşullarının ağırlığı ve yetersizliğinden dert yanıyor. 26 senedir İnönü Mahallesi’nde oturan ve daha günlüğü 25 TL’ye Pameks’te çalışan, ismini vermek istemeyen kadın, “Her gece 11.00’e kadar mesai. Mesaiye kalmazsan sabah gelme diyorlar. O bölgede başka fabrikalarda var onların çalışanlarına niye bir şey olmadı? Bahçe duvarı yıkıktı, su doldu” diye firmaya tepki gösteriyor. Bir başkası firmadan yetkililerin mahallede gezerek, alilere para teklif ettiğini iddia ediyor..."

radikalin haberinden bir parça bu. 7 kadını katledenler bugün işçileri suçladı, işbirlikçileri de sel olunca vatandaşı suçlamıştı zaten şaşırmadık.

bu ülkede bu kadar senedir çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığı denen şey, adının biraz bile hakkını verseydi. o kan emiciler kadınları yük kamyonlarında taşıyıp her gün 11'lere kadar çalıştırıp buna karşılık da günde 25 lira veremezdi.

peki bu ilk kez mi oldu, hayır bu hep oluyor. işçileri tuzlada katlediyorlar, madenlerde katlediyorlar, tekstil atölyelerinde katlediyorlar, kot taşlamada katlediyorlar. sonuç ne oluyor, tuzlada filikaya kum torbası yerine insan koyarak test eden kan emiciler ne oldu. sonuç koca bir hiç oluyor her zaman, katledilen işçi ise.

kan emicilerin yardım ve yataklığını yapan çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığı da işçinin kağıt üzerinde de olsa 2 tane hakkı kalmışsa onu da yontmanın peşinde. işverenin işçi başına doktor bulundurma zorunluluğu kırpılıyor, kıdem tazminatının da kırpılması için neler yapabilirizi düşünüyor bakanlık. bunları anlatırken bakan maliyetleri düşürmekten, uluslararası alanda rekabet edebilmekten falan bahsediyor. çalışma ve sosyal güvenlik değil de satıcak bir şeyin bakanıymış gibi. tabi maliyetleri düşürmek için güvenlik önlemi falan olmasın, mesai saati için bir sınır olmasın. işverenler istediği gibi at koştursun. kimse denetlemesin bu kan emicileri. en fazla işçiler ölür. ne olucak sayıyla mı verdiler bu işçileri sanki.

işçilere de konuşma yasağı konulmuş diyor birgün, zaten radikalin haberinde de bilgiyi veren kadın ismini vermek istemiyor. çünkü bir kaç gün yaygarası olur sonra kan emicilerle başbaşa kalır ordaki vatandaş. yasak da konulur, muz cumhuriyetinde kan emicilere herşey mübah.

Dink cinayetini araştıran yanıyor!


"Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, Hrant Dink cinayetini yazan Gazeteci Nedim Şener’den sonra “Hrant Dink Cinayeti - Medya, Yargı, Devlet” kitabının yazarı Vatan muhabiri Kemal Göktaş hakkında 5 yıla kadar hapis ve 50 bin TL para cezası istemiyle suç duyurusunda bulundu."

Çarşamba, Eylül 9

yaraları sarıcaklarmış, sen bi dur sarma

yaraları sarıcaklarmış böyle diyor hepsi televizyonlarda şimdi bakanından belediye başkanına. dünyada ilk kez istanbula yağmur yağdı sanki, aman efendim çok fena yağmış. senin yaptığın yol çökmüş, çevreyolun nehir olmuş, insanlar otobüslerde, araçlarda mahsur kalmışlar. neye rağmen. meteoroloji haber vermedi mi istanbulda şiddetli yağmur yağacağını. hadi altyapın yok bişiyin yok, bu yolları da mı kapatamıyorsun. buraları kullanıcak insanları neden engelleyemiyorsun.
7 tane kadın kamyonetten bozma servis aracında katledildi, kim sorumlusu bunun. allahın işi de geç kolay, suçlu yağmur, suçlu vatandaş, suçlu öteki partili belediyeler. valisi çıkıyor bunu söylüyor, belediye başkanı çıkıyor bunu söylüyor, bakanı çıkıyor bunu söylüyor. ağlama duvarı mı burası çık her akşam ağla, ben alırım tedbirleri siz ağlayın.

hesapsız kitapsız kes ağacı yol yap, kes ağacı dere kenarına binayı dik. bunlar olmazsa önce yak ormanı sonra orman vasfını kaybetmiş arazi olunca burdaki rantı dağıt. sonra çok yağmur yağdı, allahın işi. ancak inşaat rantı peşinde koşun siz, afet planı, tedbir falan bunların nakit bazında bir getirisi olmaz size.

insanlar yağma yapıyorlarmış, yapar arkadaşım nasıl yapmasın refah içinde villalarında oturuyordu sanki orda insanlar. neye şaşırıyorlar anlamadım. kadınlar suyun üzerinde yüzen hazır çorbaları aldı diyorlar, kabahat o insanların değil onları bu hale getiren kan emicilerin.

çevik kuvvet geliyor afet alanına öğleye doğru ama alışveriş merkezini yağmadan korumak için, ne olucaktı kamyonette kapana kısılan işçilerin peşinde mi koşucaktı.

kafanoz (penguen)

ben özellikle psikolog ve psikyatr arasındaki farkla uzaylıya koptum =) tıkla bi bak.

Pazartesi, Eylül 7

sabahattin ali

ben ilk "kürk mantolu madonna" 'sını okumuştum sabahattin ali'nin. muhteşem bir hikayeydi, hayran olmamak elde değildi, kitaptaki karakterleri size hissettirişine. sonra tabii diğer kitaplarını da merak ettim "içimizdeki şeytan" 'ı seçtim okumak için, "kuyucaklı yusuf" daha bilindik bir romanı olmasına rağmen. daha sonra bir gün tamamen rastlantı eseri,
"göklerde kartal gibiydim, kanatlarımdan vuruldum ;
mor çiçekli dal gibiydim, bahar vaktinde kırıldım... "
dizelerinin de üstada ait olduğunu öğrenince tüm şiirlerini içeren kitabı da alıp okumaya başladım. (şarkı sözü olarak da kullanılıyor duymuş olabilirsiniz bir yerlerde)

"serserinin ölümü" şiirinden bir alıntı ile bitereyim bu mevzuyu :
"iki üç gece kuşu ötüşürken derinde,
hayaletler uçuştu bu yangın yerlerinde.
gölge gibi yokluğa karıştı yanık evler
bacalar gökyüzüne uzanan iri devler
gibi yumruklarını karanlıklara sıktı...
gece ümitsizlerin kalbinden karanlıktı.
..."

Pazar, Eylül 6

kediler ülkesine seyahat


kediler ülkesinin topraklarına girdiğimde bir akşam vaktiydi, önce bayraklarını fark ettim uzaktan. (belge kod adı : bayrak) üstte az evvel bir kedinin ağaca astığı bayrağı görmek mümkün. vallahi bakınca size manasız görünebilir ama bu konuda çok hassaslar =)



amacım hikayenin daha önce çıkan bölümünde bahsi geçen kedilerden bir kısmını, kamplarında görüntülemekti sayın seyirci. bunun için zorlu yollar aşmam gerekti (belge 0, yollu olan).
yanımdaysa kimse yoktu gölgemden başka. şimdiyse belgelerle konuşma vakti geldi ... (önceden sallıyorduk sanki)


belge 1 : (kedili olan)
işte yemek peşinde koşmaktan ve diğer eylemlerinden bitap düşmüş kediler burda dinlenmeye çekilmişler. kendisiyle konuşmaya çalıştığım bir kedi temsilcisi bana "miyaaaav" demek suretiyle tepkisini dile getirdi. anlamadım ama yoluma devam ettim. fakat daha sonra kediler ülkesinde bu feryadı sıklıkla duydukça sordum öğrendim, meali şu imiş "evladım, mühim olan sorulmamış sorunun cevabını bilmektir.*" yine anlamadım ama problem değil.
bu kedi hizbini burda bırakıp ilerlemeye devam edince, biraz ilerde yine aynı kedi grubu tarafından yapıldığı şüphe götürmeyecek şekilde açık olan bir eylemle karşılaştım.


işte belge 2 : (direkli belge)
belge 2'de olmayan tüm delillerin de işaret ettiği gibi bu sloganı direğe yazanların aynı kedi hizbi olduğu çok açık. başka kim yazmış olabilir ki.

ısrarlı çabalarıma rağmen kedi ülkesinin lideri ile bir görüşme yapmam mümkün olmadı, kedi ülkesinden ayrılırken insanlık büyükelçisi olarak orda bulunan küçük bir vatandaşımız beni uğurladı, ağlamaklı gördüm kendisini. (belgesiz konuşmam, bi dakka...**)






* ada cafenin sahibi amcanın oğluna söylediği bişiydi
** evet aslında çocuk bana el sallamıyor
**** fotoğrafları yanyana koymayı denediğimde iğrenç sayfa düzenleri ile karşılaştığım için böle bi yöntem seçtim.

malakcan hıraş (leman)


hergün yeni bir albüm
günlük köy yumurtası gibi

3. köprü (penguen)

kilisenin evrimi (gırgır)

tapulu evi yıkıldı

birgün'ün haberine göre Cemal Yalçın'ın tapulu evi yıkıldı, birçok kaçak olduğu gözümüze sokulan yapı ya iktidara yakın olanların ya da paranın gücüne sahip olanların ellerinde yerli yerinde durabilirken.
cemalin yardımına mahallede sadece emine aslan ve eşinin gelmiş olması da çölde bir avuç su görmüş hissiyatı yarattı bende.

"Kentsel Dönüşüm Projesi adı altında İstanbul Küçükçekmece Sefaköy’de yıllardır tapulu gözüken bir evi yıkan zabıtalar 61 yaşındaki Cemal Yalçın’ı sokaklara mahkûm etti. 25 gündür enkaz altında yaşayan ev sahibi Cemal Yalçın, zabıtanın kendisine tekme ve yumruk atıp ellerini bağladığını öne sürdü. Zabıtanın bu yıkım esasında 15 yıl boyunca biriktirdiği altınların çaldığını da iddia eden Yalçın’ın, yıkımın bahane olduğunu burada esas hedefin altınlar olduğunu söylemesi akıllarda soru işareti yarattı. Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Küçükçekmece Belediyesi ise bu iddiayı yalanladı.
...
Eşyalar dışarı çıkartmadan içinde tüm eşyalarıyla gözleri önünde evi enkaz haline çevirdiklerine dikkat çeken Cemal Yalçın, “Bu yetmemiş gibi yıllarca besleyerek emek verdiğim civcivlerimi ve kapı önünde bekçilik yapan 2 kangal köpeğimi iş makinesiyle ezerek öldürdüler” diye sitem etti. Yalçın, “Mahalleli beni yıkıntılar arasında bir başıma bıraktı, bir parça ekmek vermedikleri gibi eşyalarımı da yağmaladı. Yardımıma sonradan Desa direnişçisi olduğunu öğrendiğim Emine Aslan ve eşi koştu. Onlara gerçekten minnettarım” diye konuştu."

livorno adanadan geçti

"...Bu maçın benim için anlamı, liman işçileri takımı olarak bilinen Livorno'nun 'sol' kimliğinden öte futbolla kurduğu ilişki ve bu ilişkiye kazandırdığı sahici anlam. Düşünün; Avrupa’nın en kalbur üstü liglerinden birinde oynayan hatırı sayılır bir takımın, Türkiye’den gelen, "Arkadaşlar biz de sizin gibi bir işçi takımıyız. Gelin bir maç yapalım" çağrısına "Olur siz kaleleri kurup, topu hazırlayın. Geliyoruz" diye yanıt vermesi, "başka bir dünya", "başka bir futbol", "başka bir hayat"ın da mümkün olabileceğini göstermesi açısından önemli. Yani kendine 'sol'cu diyen bir takımın buna uygun davranıyor olmasını, 'işçi sınıfı', 'dayanışma' gibi kavramların neredeyse lanetlendiği günümüzde futbolun unutturulmaya çalışılan bu kavramları tekrar gündeme getirmesini heyecan verici buluyorum..."
cem dizdar

Cuma, Eylül 4

türk kahvesinde kritik hacim

efenim işbu başlık halk arasında "1 fincan az, 2 fincan çok" şeklinde sloganlaştırılan, mühim bir probleme işaret eder. sloganda bahsi geçen fincan standart, eski ufak kahve fincanıdır. senelerdir bu fincanlarla kahve içen vatandaşımızı "yahu ikinciyi içsek mi, içmesek mi" ikilemine sürükleyip durur.
burda bu çok mühim problemi çözen bir kahve mekanı var, kahve fincanını biraz büyütmüşler ama çok da değil, işte bu gizli büyüklük literatürde "türk kahvesinde kritik hacim" olarak geçer. bu hacimden sonrası fazladır. bünyede gereğinden hızlı kalp atışlarına sebebiyet verebilir aman tikkat.

kedi

Kendime insan zehirlenmesi teşhisi koyduktan sonra tedavi amaçlı olarak da görece sakin biyere gitmem şart olmuştu. (insan zehirlenmesi yamulmuyorsam perihan mağden'in kullandığı bir deyimdi, google'a sordum anında buluverdi)
gittim de netekim, burda uyandığınızda duyduğunuz ilk sesler kuş sesleri, sonrasında da siz bahçede oturup bişiler okurken aynı sesler size eşlik ediyor. bi sürü kedi var etrafta, kedisiz öğünüm geçmedi =) hemen yanınıza yaklaşıp dizinize tırmanıp "ne var müdür yemekte" diye soruyorlar. içinde et geçen yemeklerde yanınızda kalmakta ısrarcılar, ama makarna falan varsa "makarna mı yiyosun hocam ya" deyip gidiyorlar.
dün akşam yemeğinin bi kısmını kedilere bağışladım, o akşam birkaç kere farklı masalardan tekrarlanan bağışlama ritüeli gayet güzeldi =)
garsona dedim ki "yemek güzeldi ama ben kalanını kedilere bağışlayayım", garson "abi yan masadan gönderdiler mi diyeyim" dedi, güldük. sonra tabağı ve bıçağı aldı, yandaki çimenliğe doğru yürürken, tabağa bıçakla vurmak suretiyle çıkardığı sesle tüm kedileri peşine taktı. sonra da içindekileri kedilere ikram edip, tabakla geri döndü. "abi teşekkür ettiler, meyve gönderdiler sana da" dedi dönerken =)
sonra ben kahvemi içerken bir kedi daha geldi, dizime ayaklarını koyup şöle bi masaya göz attı. "bitmiş hocam bu masa, kaveye geçmişler" diye söylenerek gitti.
bu arada bazı müşterilerin kedilerin yakın ilgisinden korktuğunu, "aaaayyy" şeklinde bir kadın sesinin yükselmesi ile farketmiş oldum. bahsi geçen kedi olay mahalini hızla terkederken görüldü. yeterli uzaklığa ulaştıktan sonra da "ne oldu arkadaşım ne bağrıyosun, merak ettim ne var diye, yedik sanki" dedi sinirli sinirli, ve başka bi masada şansını denemek için ilerledi.