Perşembe, Haziran 24

135 !

"Tuzla'da 135. kayıp kadrolu işçi oldu 
Tuzla'daki Selay Tersanesi'nde çalışan 60 yaşındaki Mehmet Tağrikulu, forkliftte taşıdığı tonlarca ağırlıktaki malzemenin altında kaldı.
İSTANBUL - Tersane İşçileri Birliği Derneği’nden (TİBDER) yapılan açıklamaya göre, Tuzla’daki Selay Tersanesi’nde kadrolu olarak çalışan 60 yaşındaki Mehmet Tağrikulu, geçen 14 Haziran’da forkliftte taşıdığı tonlarca ağırlıktaki malzemenin altında kaldı. Ağır yaralanan Tağrikulu, kurtarılamadı. Tağrikulu, 1985 yılından bu yanaki 135. ‘tersane şehidi’ oldu. 
TİBDER’den yapılan açıklamaya göre, Sultan Atasoy isimli bir kuru yük gemisi, eksiklerin tamamlanması için Selay Tersanesi’nde bulunuyordu. Geçen 14 Haziran’da, tersanede kadrolu işçi olarak çalışan 60 yaşındaki Mehmet Tağrikulu, forkliftte taşıdığı tonlarca ağırlıktaki malzemelerin devrilmesi sonucu ağır yaralanarak GİSBİR Hastanesi’ne kaldırıldı. İddiaya göre, hastanenin yoğun bakım ünitesinde yer bulunmadığı gerekçesiyle Tağrikulu, özel bir hastaneye nakledildi. Tağrikulu, iç kanamasından öldü. 
TİBDER’den yapılan açıklamada, Tağrikulu’nun ölümünün işverenler tarafından saklanmaya çalışıldığı iddia edilerek, “Kâr hırsı öldürmeye devam etmektedir. İş cinayeti, bu kez taşeron işçiyi değil, kadrolu işçiyi vurmuştur. Tıpkı diğer kadrolu işçiler Cevat Toy ve Süleymen Birinci gibi. Hiçbir iş cinayetine ses çıkarmayan kadrolu işçilerin sendikası Dok Gemi-İş de sessizliğini korumaya devam ediyor” denildi. 
Bu arada Liman, Tersane, Gemi Yapım ve Onarım İşçileri Sendikası’ndan (Limter-İş) yapılan açıklamaya göre de NU Marine Tersanesi’nde çalışan üç işçi kaza geçirdi, ikisinin parmakları kesildi. "

Çarşamba, Haziran 23

bir dost (doğudan)

bu ara facebookda ve civar semtlerde popüler olan bir mektup var, sanıyorum yalçın bayer'in köşesinde de yayınlanmış, şimdi oraya linkler verilerek de paylaşılıyor. verip veriştirmeden önce orjinal metni bi şuraya koyalım, metin şöyle :
"Doğuda görevli bir doktorun mektubundan,
Buraya ilk gelince insan önce birşeyler başarmak istiyor ve bütün olanaklarını zorluyor.
Ancak bir süre sonra bütün isteğini kaybedip 'Ben burada ne arıyorum ?'  diye sorgulamaya başlıyor.
Malzeme temini yerel firmaların kontrolünde (ki hepsi siyasilerin) .
Hastane yönetimlerine baskı had safhada.
Siyasiler hastane üzerinden resmen devleti soyuyorlar. 1'e mal olanı 4'e satıyorlar.
İnsanlar doktorlara karşı büyük bir öfkeye sahip. Geldiğimden beri darp edilmeyen arkadaşım kalmadı.
Burada halk aşırı şımartılmış. İnsanların işini halletmeyince, ya kaymakama gidiyor, ya da 'Ben pkk lıyım, seni vururum' diye tehdit ediliyoruz.
Can ve mal güvenliğimiz sıfır.
Kimse vergi vermiyor, elektrik-su vb. faturalar ödenmiyor.Herkese ayda 150 TL çocuk parası (ki çocuk başına), çocuk ultrasonda görüldüğü andan itibaren de mama ve bez parası ödeniyor.
Okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor, harçlık gecikince anneler okulu basıp çocukları okuldan almakla tehdit ediyor.
O çocuklar ne yapıyor peki ? Üzerlerinde üniformaları, ellerinde pkk bayrakları ile DTP mitingine gidiyor.
Herkese, eksin ya da ekmesin, toprak yardımı yapılıyor (ki zaten kimse ekmiyor ya).
Bu yardımda sadece beyana bakıyorlar. Adam 5'i 50 yazdırabiliyor. Van' da dağıtılan paraya bakınca, göl bile tarım arazisine sayılsa az gelir.
Her Cuma kaymakamlık elden nakdi para dağıtıyor.
Buralarda tek vergi verenler devlet memurları...
İnsan içinden  ve de dışından lanetler okuyor.
terör biterse bu insanlar çalışmak zorunda kalabilir devlet denetimini daha sık ve iyi yapabilir... isterler mi bu rantın bitmesini."
 mektuptaki her iddiya takıldıysam da en çok çocuklarla ilgili kısmı tüylerimi ürpertti. okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor mu bilmiyorum ama veriyorsa bu doğrusudur. eğer anneleri de bu harçlık verilmeyince okulu basıyorsa bu da ordaki vatandaşın kendisine hak olarak verilen bişi geri alındığında tepki vermesidir ki bu da keşke daha yaygın olsa denebilicek bi durum.

sonra o çocuklar gidip ne yapıyormuş eyleme katılıyormuş, bu kadar toptancı gözüyle bakmamak lazım dünyaya. alternatif olarak önerdiği ne peki, çocukların hepsini potansiyel suçlu ilan edip hapishanelere mi atalım, ki yapılmayan bişi değil.
ordaki bir tek çocuk bile bu harçlıkla eğitim görme fırsatına kavuşuyorsa, bu iyi bişiydir.

sonra toprak yardımı denilen şey sanırım mazot yardımı ki türkiyenin her yerinde uygulanıyor, doğuya özgü bişi değil. bunun kötüye kullanımının da doğuya özgü olmadığı gibi. bunu önlemesi gereken devletin ilgili kurumlarıdır ki bunun denetiminin terörle bi bağlantısı yok.

insanlar doktorlara karşı bi öfkeye sahip diyor ya, bugün git kartal devlet hastanesine orda da insanlar doktorlara karşı bi öfkeye sahip. çünkü hastanede yaşanan tüm tersliklerde karşılarındaki tek muhatap doktor. doktorların hastanede ters giden her şeyden sorumlu tutulmaları tabi ki insafsızlık olur, ama bu mantık yürütmeyi bahsi geçen mektubun yazarı olan doktor doğuda ters giden herşeyden ordaki insanları sorumlu tutarak yapıyor neden çünkü onlar kürt. halbuki bahsettiği şeylerin bir kısmı, siyasilerin hastanelere mal satması vb. şeyler sadece doğunun değil türkiyenin bir problemi. doğuda ters giden her şeyin terörle organik bir bağlantısı olmak zorunda değil.
türkiyenin batısında eğitim almış hayatı batıda geçmiş birinin doğuya gidince olumlu bir şeyler yapmak istemesini anlayabilirim ama böyle bişiye kalkışmak için önce ordaki insanı anlamaya çalışmak lazım. halkı dönüştürülmesi, evrimleştirilmesi şart nesneler olarak görünce olumlu bir şeyler yapabilmek tabi ki mümkün değil.

Çarşamba, Haziran 16

işe dönüş

bu ara işe giderken, gelirken yolda sürekli nazım'ın kendi sesinden angina pektoris'i dinliyorum.
buyrun siz de tadına bakın fizy'den gelsin.

tabii iş diyince, askerden döndükten sonra bir süre boş boş dolandım ta ki bu pazartesi gününe kadar. avare günlerim de nihayete erdi bu pazartesi, eski işime devam ediyorum 3 gündür. eskiden napıyordun sen arkadaşım derseniz, tarifi zor duygulara gark olurum. ne yaptığımı anlattığımda hayali ihracat yaptığımı sanan arkadaşım var =) yok hayır, hayali ihracat yapmıyorum. konfigürasyon yönetimi diye bişi. bundan iki sene önceye kadar ben de bilmiyordum ne olduğunu =) yaparkene öğrendik. sonra da sevdim, kaldı öyle.
nası olsa bağlantısını verdik diye alıntı yapmayacaktım ama olmadı, dayanamadım. şöyle başlıyor angina pektoris :


"yarısı burdaysa kalbimin / yarısı çin'dedir, doktor.
sarınehre doğru akan / ordunun içindedir.


sonra, her şafak vakti, doktor, / her şafak vakti kalbim
yunanistan'da kurşuna diziliyor.
...
nazım hikmet"

Salı, Haziran 8

...

divan edebiyatı


"sanma ki talebi devlet-ü cah etmeğe geldik
biz aleme bir yar için ah etmeğe geldik"

ben de normal bir lise öğrencisi iken divan edebiyatı ile ilgili herhangi bir şey öğrenmeye pek niyetli değildim. sonra da uzun bir süre ilgim alakam olmadı divan edebiyatı ile.
birgün evde rastlantı eseri karşılaştığım (evet, tam kapıdan içeri girerken böö die önüme çıktı) bir iskender pala kitabı vesile oldu, vakti de gelmiş demek ki başladık okumaya. aşkname'yi okudum ilk olarak (önüme çıkan kitap), bloga kitap arkası yazısını da koydu idim.
kitapta iskender pala bir divan edebiyatı üstadı olarak gazellerden alıntıları çok iyi kullanıyor, bu alıntıların etrafına hikayeler inşa ediyor. en güzeli de daha fazlasını okumak için bir merak uyandırıyor. bu merak sizi iskender pala'nın şahane gazeller serisi de dahil olmak üzere divan edebiyatı alanında yayınlanan bir çok kitabından birine götürebilir.

bu arada yukardaki beyit 19.yy da yaşamış yenişehirli avni adında bir şaire ait imiş. der ki
"biz mal, mülk, mevki peşinde koşmak için gelmedik
bu aleme sadece bir yar için çile çekmeye geldik"
başlangıçta ben de ne dediğini anlamakta zorlanmadım değil =) ama yazar buna çözüm olarak beyitlerin hemen sonrasında bir açıklama veriyor.

bir beyit ile başladık, bir beyit ile bitirelim bu sefer fuzuli'nin bir beyti. sanırım sadece cânân'ın sevgili olduğunu bilseniz yeterli olur.

"cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever"